Prof. Dr. Talip Özdeş
İki Olay, Bir Değerlendirme

Suça Denk Cezayı Hukuk Vermeli

Hatırlanacağı gibi, üniversite öğrencisi Özgecan Aslan, 11 Şubat 2015'te Mersin'in Tarsus ilçesinde binmiş olduğu bir minibüsün şoförü tarafından tecavüz edilmek istenmiş, bu girişime direndiği için hunharca öldürülmüştür. Üniversite öğrencisi masum bir kızın böyle iğrenç bir olayın kurbanı haline gelmesi toplum vicdanını derinden yaralamış, güven konusu ile ilgili endişeleri artırmış, toplumda büyük bir öfke ve infialin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Medyaya yansıyan haberler, kadına ve çocuklara yönelik şiddet, cinsel taciz, tecavüz ve öldürme olaylarında ciddi bir artışın olduğunu göstermektedir. Yine geçtiğimiz aylarda Karaman’da Ensar Vakfı’na bağlı olduğu söylenen evlerde kalmakta olan erkek çocukların, psikolojik problemli ve çift kişilikli olduğu iddia edilen eğitici bir öğretmenin cinsel istismarına maruz kalmış olmaları bardağı taşıran son nokta olmuştur. Bu çirkin fiili işleyen sanık öğretmenin ilgili mahkeme tarafından 508 yıl hapis cezasına çarptırılması toplum vicdanını kısmen rahatlatmış, olayın daha fazla siyasallaştırılıp istismar edilmesinin önüne geçmiştir. Ancak, sanığa verilen cezanın ortalama insan ömrünü aşması söz konusu cezayı sembolik haline getirirken, Özgecan Aslan olayının faili Suphi Altındöken’in kısa zaman önce hapishanede vurularak öldürülmesi, suç-ceza ilişkisi bağlamında hukuk sisteminin yeniden değerlendirilmesini gündeme getirmiştir.

Ne tecavüz ve cinayetten yargılanan Suphi Altındöken’in ne de Karaman’daki çirkin olayın failinin hapis cezasına mahkûm edilmesinin vicdanları tatmin ettiği söylenemez. Toplum vicdanı, işlenen suça denk caydırıcı bir cezanın verilmesinden yanadır. Nitekim Özgecan’ın katilinin cezaevinde öldürülmesi karşısında hiçbir kesimden tepki gelmediği gibi, cenazesinin defnedilmesi için hiçbir mezar dahi bulunamamış olması; insanların bu kişinin cenazesinin kendi bölgelerindeki mezarlıklara defnedilmek istenmesine şiddetle tepki koymaları oldukça anlamlıdır. Bu durum, katile verilen hapis cezasının adaletin tecellisi noktasında toplum vicdanında bir yere oturmadığının açık bir göstergesidir. Toplum, bu şekilde ağır ve çirkin suçları işleyen kimselerin ölümle cezalandırılmasından yanadır. Ancak bu cezayı bireyler değil devlet vermelidir. Çünkü hukuku yerine getirmek, adaleti ikame etmek, suçluyu cezalandırmak başta devletin görevidir. Bu görevi devletin yerine bir başkalarının yerine getirmeye çalışması vicdanları rahatlatsa bile, üslup ve metot açısından, hukuk devletinin ilkeleri açısından kabul edilemez.

Elbette ki suçu teşvik eden, ona zemin oluşturan durumları ortadan kaldırıp ıslah etmeye yönelik girişimler, plan ve programlar olmaksızın tek başına sadece suçluları cezalandırmak problemi çözmek için yeterli değildir. Bugün özellikle çocuklar ve genç yaştaki insanlar ahlak dışı programların, şehveti ve cinselliği teşvik eden yayınların, filmlerin, sokaklarda hüküm süren olumsuz şartların hedefi ve kurbanı haline getirilmiş durumdadır. Televizyon ve Internet ekranlarını işgal eden korku ve dehşet filmleri, cinsellik sömürüsü bağlamında düşünülecek ahlaksızca yayınlar, seviyesiz programlar aile ve toplum yapımızı bozmakta, çocuklarımızı ve gençliğimizi esir almaktadır. Manevi ve ahlaki değerlerin erozyona uğramasıyla kimlik bunalımlarının, kendine yabancılaşmanın, kötü alışkanlıklara müptela olma durumlarının, bedensel ve psikolojik hastalıkların, aile içi huzursuzlukların, intihar ve boşanmaların, tecavüz ve şiddet olaylarının artmakta olduğu bir vakıadır. Ne yazık ki, bütün bu olumsuz durumların etkisiyle zihin dünyası bozulmuş, kişiliği parçalanmış hasta ruhlu insanların sayısı her geçen gün artmaktadır.

Problemin çözümü için bu konuya yoğunlaşmak yerine, meydana gelen menfur olaylara ideolojik ve politik yaklaşarak konuyu farklı zeminlere çekmeye çalışmanın kimseye bir faydası yoktur. Nitekim Karaman’daki çirkin hadise, değerler eğitimiyle, insanımıza ve özellikle de öğrencilere yönelik hizmetleriyle öne çıkan Ensar Vakfı’na ve onun şahsında İslam’ı karalama kampanyasına dönüştürülmüş, oradan da mevcut iktidarın ve Cumhurbaşkanının yıpratılması yönündeki provokasyonlara gerekçe yapılmak istenmiştir. Söz konusu kampanyanın ve kışkırtıcı girişimlerin amacının gerçekte çocukların cinsel yönden istismar edilmesini kınamaya ve engellemeye matuf olmadığı, ancak İslâmi duyarlığa sahip kişi ve kurumları itibarsızlaştırmaya yönelik olduğu anlaşılmıştır. Hâlbuki benzer olaylar seküler kesimlere ait vakıf yurtlarında, evlerde, spor kulüplerinde ve yüzme havuzlarında da meydana gelebilmektedir.

Bugün artık cinsel istismar konusu, ayrım gözetmeksizin toplumun bütün kesimlerini tehdit eden bir olgu haline gelmiştir. Mevcut şartlar muvacehesinde, özellikle çocuklara ve gençlere yönelik eğitim ve hizmetleriyle öne çıkan vakıf, dernek, kulüp vb. kurumların bu hizmetleri yerine getirirken çok daha dikkatli olmaları, görev verdikleri kimseleri çok iyi tanımaları, verilen hizmetlerin takibi konusunda gerekli kontrol mekanizmalarını oluşturmaları son derece önemlidir. Allah, müminlerden emanetlerin ehillerine verilmesini, iyiliklerin emredilip kötülüklerin nehyedilmesini istemektedir. İnsan olan yerde istenmeyen durumlar ve problemler olabilmektedir. İnsanın kontrolsüz ve başıboş bırakılması istismarları beraberinde getirebilir. Çünkü insan, Kur’an’da da ifade edildiği gibi fıtratı gereği sadece düşünen bir varlık olmanın ötesinde, aynı zamanda nefis sahibi bir varlıktır. İmtihan edilmesi için Yaratıcı tarafından takvası ve fücuru kendisine ilham edilmiş; zaafları, şehvet ve ihtirasları olan, kan döküp bozgunculuk yapabilen, iyiye ve kötüye potansiyeli olan ölümlü bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu durum, insana mutlak güvenin olamayacağı hatırlatırken, aynı zamanda insani faaliyetlerin kontrol ve denetim altına alınarak dikkatli takibini de gerektirir.

İyiliğin emredilip (teşvik edilip) kötülüğün engellenmesinde bireylere, aileye, eğitim kurumlarına, sivil toplum örgütlerine, âlim ve mütefekkirlere, siyaset ve hukuk kurumlarına görevler düşmektedir. Bu konuda toplumu meydana getiren bütün kesimlerin sahip oldukları yetkiler çerçevesinde (yetkileri birbirine karıştırmadan) yapmaları gereken görevler, hizmetler ve katkılar vardır. Ancak, yetkilerin karıştırılması anarşi ve kaosa neden olur. Toplumdaki ahlaki ve insani değerlerin canlılığı, manevi hayatın güçlülüğü, aile yapısının sağlamlığı, yaygın ve örgün eğitimin doğru temeller üzerine kurulup etkinleştirilmesi, sanat, estetik, felsefe ve bilimin teşviki ile kültürün geliştirilmesi, toplumun siyasi ve iktisadi istikrarı, adaletin ve toplumsal dayanışmanın ikame edilmesi vb. durumlar, suç işleme eğilimlerinin kontrol edilip zayıflatılmasında olması gereken dinamiklerdir.

Bütün bunlara rağmen bazen caydırıcı cezalar olmaksızın toplum vicdanını derinden yaralayarak telafisi mümkün olmayan kayıplara neden olan suçların engellenmesi bir türlü mümkün olamıyor. Çünkü bazı insanlar ve gruplar ancak cezanın dilinden anlıyor(!) Eğer vücutta kötü huylu bir ur varsa, ilaç tedavisine cevap vermiyorsa, cerrahi müdahale ile o urun alınması gerekiyor. Çünkü hastanın kurtuluşu, ancak o urun cerrahi müdahale ile alınmasından geçiyor. Kısasta hayat olduğunun ifade edilmesi bu bağlamdadır. Çünkü kaybedilen bir hayat, kırılan bir onur bir daha geri gelmiyor. Ölüm cezası, nefsi gerekçelerle, ideolojik ve politik amaçlarla masum insanların hayatına, ırz ve namusuna kastederek suç işleme niyetinde olanları caydırmak içindir. Bu niyette olan kimselerin, kasten başkalarını öldürdükleri veya cinsel istismara maruz bıraktıkları takdirde, hukuk tarafından kendi hayatlarına da son verilebileceğinin korkusunu hissetmeleri gerekir. Sonra hukukta böyle bir cezanın olması, hiç esnekliğin olmayacağı, af kapısının tamamen kapalı olacağı anlamına da gelmez. Amaç insan hak ve hukukunun korunması, toplumun barış, güven, istikrar ve huzur içerisinde yaşatılmasıdır.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
 1 2 3 
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi