AB Müzakerelerini Halka Götürmek: Türkiyesiz Avrupa ve Avrupasız Türkiye
31
Prof. Dr. İbrahim Kaya

Gelinen noktada iyice görülmektedir ki Avrupa’nın Türkiye’ye vereceği bir havucu yok ve Türkiye Avrupa’nın gösterdiği sopalardan da korkacak bir ülke değil artık. Böyle olmasaydı Cumhurbaşkanının AB müzakerelerine devamı halka götürmeye ilişkin sözlerinden hemen sonra Türkiye’de ekonomik ve siyasi kriz çıkması beklenirdi.

Türkiye, 1950’lerde temelleri atılan Avrupa Birliği (AB), o günkü adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu ile 1963 yılında Ankara Antlaşmasıyla nihai amacı üyelik olan ortaklık ilişkilerini başlattı. Bir yıl önce Atina Antlaşmasıyla aynı şeyi yapan Yunanistan’ın 1981 yılında AB’ye üye olmasına rağmen, Türkiye hala üyeliğe alınmadığı gibi artık üyelik ihtimalinin de neredeyse sona erdiği aşikâr hale geldi. Özellikle İngiltere’nin AB referandum kampanya sürecindeki tartışmalar ve Avrupa genelinde islamofobik, ırkçı ve yabancı düşmanı görüş ve siyasetin Hitler’den beri hiç olmadığı kadar yükselişi bunu iyice gün yüzüne çıkardı.

Türkiye’nin 1987 yılındaki resmi tam üyelik başvurusuna 1989 yılında Avrupa Komisyonu siyasi ve ekonomik nedenler ile Kıbrıs ve Yunanistan sorunlarını da sebep göstererek red cevabı vermişti. Türkiye ile AB arasında 1995 yılında gümrük birliği tesis edilmiş ancak 1997 yılındaki Lüksemburg Zirvesi’nde Doğu Avrupa ülkeleri ile üyelik müzakereleri başlatılması kararına karşın Türkiye ile ilgili bir ilerleme olmamıştı. Türkiye’nin AB’ye resti işe yaradı ve 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye de üyelikle ilgili eşit muamelede bulunma kararı çıktı. Bu karar müzakerelere başlama kararı değildi. Sadece Türkiye’nin müzakereye ehil olduğunun tespit edilmesiydi. 2002 yılında Kopenhag siyasi kriterlerinin karşılanması halinde 2004 Aralık zirvesinde Türkiye ile müzakerelere başlanacağı kararı alındı ve nihayet 2005 yılında müzakereler başladı. 2002’de karar alınırken, AB yetkililerinin daha sonra da ifade ettikleri gibi, Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirebileceğine ilişkin pek de ümit yoktu. Belki de bu yüzden müzakerelere başlamaya tamam dendi. Türkiye çok çalıştı ve kriterleri karşıladı. Artık 2005’te müzakereleri başlatmaktan başka çare kalmamıştı. Türkiye 2013’e kadar müzakere başlıklarını tamamlamayı hedeflediğini duyurdu. Ancak müzakereler pek de başarılı ilerleyemedi. AB kanadından gelen engellemeler ve vetolar sebebiyle birkaç müzakere başlığı dışındakiler açılamadı ve açılanlar da tamamlanamadı. Son olarak Türkiye’nin 2023’te AB üyeliğini hedefi göstermesi ise Avrupa tarafından 3000’li yıllar yani çıkmaz ayın çarşambası ile karşılık buldu.

Türkiyesiz Avrupa, AB açısından açıkça bölgesel güçten küresel güce evrilme şansının kaçması olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin üyesi olduğu AB, Avrupa Kıtası’nın bir bölümünden ibaret olmaktan çıkıp Asya ve Afrika’ya ciddi bir etki sahasıyla açılım yapabilecekti. Türkiye’nin AB üyeliği aynı zamanda medeniyetler çatışması tezinin yanlışlanması anlamına da gelecekti. Yüzyıllarca birbirini öteki olarak tanımlamış iki büyük medeniyet işbirliğini bir sonraki merhaleye taşıyarak dünyanın diğer medeniyetlerine örnek teşkil edebilecekti. Türkiye’nin üyeliğinin AB’ye siyasi ve sosyo-kültürel katkılarının yanında çok önemli ekonomik katkıları olacağı da açıktı. Türkiye bunları anlatmaya çok uğraştı ama dinletemedi. Gelinen noktada Avrupa tercihini Türkiyesizlikten yana kullanmış gözüküyor.

Türkiye açısından bakıldığında ise Avrupa bir kaldıraç vazifesi gördü. On yıllardır sürüncemede kalan ekonomik ve siyasi reformlar 2000li yıllarda AB perspektifi ile hızla gerçekleştirildi. Bunda en önemli pay siyasi istikrara sahip tek partili hükümetler oldu. Türkiye yabancı sermeye çekmekte çok başarılı oldu. Teknolojik gelişme de buna eklenince gümrük birliğinin korkulan sonuçları gerçekleşmedi ve tam anlamıyla rekabet edebilen bir ekonomi doğdu. Daha yapılacak şeyler var ama tüketicinin korunmasından bilgi edinme hakkına, uluslararası korumadan ayrımcılıkla mücadeleye birçok alanda AB müktesebatı standartları yakalanabildi, hatta bazı konularda aşıldı.

Mevcut durumda AB-Türkiye ilişkilerinde malların ve sermayenin serbest dolaşımı neredeyse tamamlanmış oldu. AB’nin diğer önemli prensibi olan emeğin serbest dolaşımına ise müzakereler ilk başladığında bile hiçbir zaman müsaade edilmeyeceği bazı AB yetkililerince dile getirilmişti. Artık tam üye olamamasının Türkiye’ye kaybettireceği bir şey olmadığı değerlendirilebilir. Nitekim özellikle AB tarafından 2010 yılından itibaren tam üyeliğin gerçekleştirilmeyeceğine dair ciddi emareler ortaya çıkmış ancak Türkiye ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlıkla karşılaşmak bir yana gelişmesine devam etmiştir. Tam tersine Avrupalı siyasetçilerin dar görüşlülüğü Birliğin gelişmesini engellediği gibi içerisinde de bölünmüşlüklerin ortaya çıkmasına, belki de dağılmasına sebebiyet veriyor. İngiltere referandumu ile bir kez daha anlaşıldı ki mevcut yapı sürdürülebilir değil ve değişime ihtiyaç var. Ancak bu değişim de Türkiye’yi kapsayıcı biçimde olmayacak.

Gelinen noktada iyice görülmektedir ki Avrupa’nın Türkiye’ye vereceği bir havucu yok ve Türkiye Avrupa’nın gösterdiği sopalardan da korkacak bir ülke değil artık. Böyle olmasaydı Cumhurbaşkanının AB müzakerelerine devamı halka götürmeye ilişkin sözlerinden hemen sonra Türkiye’de ekonomik ve siyasi kriz çıkması beklenirdi. Bu alternatifi dile getirebilmek bir yandan Türkiye’nin öz güveninin bir göstergesidir, diğer yandan ise Avrupa kökenli olduğu iddia olunan demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin hayata geçirilmesinde son yıllarda iyice eksiklikler ve çifte standartlar yaşadığı ortaya çıkmış bulunan AB’ye yapılmış bir samimiyet testi davetidir. Türkiye’nin yapması gereken yarın üye olacakmış gibi AB müktesebatının olumlu yanlarını almak ve hatta bu standartların üstüne çıkmak, ama hiçbir zaman üye alınmayacakmış gibi kendi yoluna devam etmek olmalıdır.

 

Prof. Dr. İbrahim Kaya

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

24.06.2016
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi