Akdeniz Kurbanları: Göçmen? Mülteci?
27
Müşerref Yardım

Kavramsal Çerçeve

Gün geçmiyor ki Akdeniz’den Suriyeli, Afganistanlı, Iraklı veya Somalililerin facia haberleri gelmesin. İkinci Dünya Savaşından bu yana Avrupa’nın gördüğü en büyük insan göçü “kriz” haline dönüşmüştür. Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmak isteyen binlerce kadın, erkek ve çocuk kaderlerine terkedilirken, Avrupa bu insanları nasıl tanımlayacağını tartışmaktadır: Göçmen? Mülteci? Sığınmacı? Uluslararası mevzuatta bu kavramlar birlikte veya iç içe girmiş bir şekilde ele alındığından Avrupa kavram karmaşasıyla karşı karşıyadır.

Birleşmiş Milletler 1951 yılında Cenevre'de yapılan bir toplantı sonrasında "mülteci" kavramını uluslararası hukuk açısından tanımlamıştır: "1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen” (Mülteci Ölümleri Raporu 2014).

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin (BMMYK) 2013 tarihli Suriye başlıklı raporuna göre “mülteci” ülkeyi terk eden gazeteci veya muhalif gibi spesifik profilleri kapsasa da daha geniş bir kitleyi hedeflemektedir: işkenceye maruz kalmış veya kalma ihtimali olan çocuklar, tecavüze uğrayan veya zorla evlendirilmek istenen kadınlar, dini veya etnik grup mensupları…(International Protection Considerations with regard to people fleeing the Syrian Arab Republic, Update II-22 October 2013).

Avrupa’nın içinde bulunduğu kavram kargaşasına Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Temmuz 2015 tarihli raporunda dikkat çekilmiştir: “deniz yoluyla gelenlerin ezici bir çoğunluğu savaştan ve zulümden kaçan ve korunmaya muhtaç mülteciler” olmasına rağmen herhangi bir nedenden dolayı ülkelerini terk edip başka ülkelere yerleşen popülasyonlar arasında hiçbir ayrım yapılmamaktadır” (UNHCR 1 Temmuz 2015).

Geçtiğimiz haftalarda medyadan mülteci ve göçmen ayrımı yapan sesler tartışmaya damgasını vurmuştur. Göçmen sözcüğünün, acı çeken insanların sesinin içini boşaltan bir sözcük olduğunu, bunun yerine mülteci sözcüğünü kullanmanın, çok küçük de olsa, bu sese bir anlam katma çabası olduğunu ifade eden Al-Jazeera, savaş veya herhangi bir menfi durumdan dolayı ülkesini terk ekmek zorunda kalanlar için “göçmen” terimi yerine “mülteci” terimini kullanacağını belirtmiştir. Aynı şekilde Guardian gazetesi de ülkelerini terk eden Batılılar için “gurbetçi” (expat) tanımlaması yaparken başka ülkeye yerleşmek isteyen veya zorunda kalan Arap ve Afrikalılar için neden “göçmen” kavramı kullanıldığı sorusunu sormaktadır.

Günümüz Avrupanda sığınmacı, mülteci, göçmen gibi kavramların tanımı gittikçe zorlaşmaktadır. Göçmen ve mülteci ayrımı yapılmadığı gibi Avrupa Birliği ülkeleri yetkilileri, medyası, intelligentsiyası ve STK’larıyla birçok kesim ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmayı hayal eden insanlara “göçmen” gözüyle bakmaktadır. Bugün Avrupa’da “göçmen” algısı önyargı ve stereotiplere dayanmakta ve pejoratif anlam taşımaktadır. Bu bakış açısı birçok sıkıntıları da beraberinde getirmektedir. Ama en önemlisi “göçmen istemiyoruz” diyerek yakılan yerler, temel hak ve özgürlükler ihlali yapılarak alınan önlemler, insanlık dışı muameleler, ölüme terk etmeler… Bütün bu gelişmeler İnsan Hakları savunuculuğu yaptığını iddia eden Avrupa’da meydana gelmektedir. 

Göçmen, Üstünlükçü İdeoloji Kokan Kavram

Paris Descartes Üniversitesi Profesörü Cécile Canut’a göre “ülkesini terk etmek zorunda kalan insanlar için hangi tanımın yapılacağı siyasi kaygılar taşıyan karmaşık bir süreçtir. Anlam kayması bu insanları suçlayan siyasi söylemlerin sonucudur. Evrensel bir retorikten güvenliğin ön planda tutulduğu bir retoriğe geçilmiştir. Bu kavramların kullanımı güç ve ideoloji eksenindedir. London School of Economics’ten Antropolog Ruben Andersson ise kullanılan kavramların orada yaşanan trajedileri doğrudan etkilemekte olduğunu ifade etmektedir (Le Nouvel Observateur 26 Ağustos 2015).

Al-Jazeera muhabiri Barry Malone’nun göçmen ve mülteci ayrımı yaparak kaleme aldığı makale göçmen kavramının ne gibi pejoratif sonuçlara sebebiyet verdiğini ortaya koymaktadır: “Söz konusu olan şey Akdeniz’de yayılan bütün bu dehşeti tanımlamaksa, durumu özetlediği düşünülen göçmen sözcüğü aslında artık bu amaca uygun düşmüyor. Çünkü bu sözcük kendi sözlük anlamından uzaklaşarak insanlıktan çıkan, ondan uzaklaşan kör bir aşağılamaya dönüştü... Akdeniz’de bir bot alabora olduğunda boğulanlar ne yüzlerce insan ne de yüzlerce mülteci. Onlar yüzlerce göçmen. Bu, rayların üzerinde durduğu için bir trenin gecikmesine neden olan -tıpkı sizin gibi; düşünceleri, bir tarihi ve umutları olan- bir kişi değil. O bir göçmen. Bir baş belası Bu sözcüğe zaten bir değer atfediyormuşuz gibi geliyor. Medya için göçmen ölümleri, diğerlerinin ölümleri kadar değerli değil ve bu onların hayatlarının da değersiz olduğu anlamına geliyor. Boğulma felaketleri haber bültenlerinde giderek daha da alt sıralara düşüyor. Ölenlerin aslında birer birey oldukları hakkında nadiren konuşuyoruz. Onlar artık sadece rakamlar Bizler medyada bunu yaparken, insanlar için indirgeyici bir terminoloji kullanırken, aslında İngiltere’nin dış işleri bakanının bu insanları “yağmacı göçmenler” olarak nitelendirmesine ve nefret dilinin ve üzeri çok ince bir örtüyle kaplı bir ırkçılığın bir iltihap gibi büyümesini sağlayan bir ortamın oluşmasına yardım etmiş oluyoruz… Bizler, Akdeniz’de boğulan ve büyük bir çoğunluğu aslında mülteci olan bu insanları belirli politik nedenlerle böyle adlandırmayan hükümetlere tam da bunun yetkisini veren kişilere dönüşüyoruz” (Al-Jazeera 20 Ağustos 2015).

Avrupa’nın Mülteci Sorunu

Büyük bir kısmını Suriyelilerin oluşturduğu mülteciler Avrupa’ya doğru umut yolculuklarında Akdeniz engelini aştıktan sonra Avrupa Birliği ülkelerinin yetkililerinden gelen sert söylemler ve onur kırıcı önlemlerle hayal kırıklığına uğramaktadırlar. Avrupa ülkeleri “mülteci sorununa” “göçmen sorunu olarak yaklaşmakta ve ülkelerinde göçmen istemediklerini her fırsatta dile getirmektedir.

Son zamanlarda Avrupa’nın göçmenler ve yabancılar hakkında geliştirdiği negatif söylem aşırı sağın söylemiyle benzerlik taşımaktadır. Avrupa’nın kötü gidişatının tek sorumlusu olarak görülen yabancılar ve göçmenler “Avrupa’nın istenmeyenleri” olmuşlardır. Avrupa Konseyi’nin de dikkat çektiği gibi göçmenler ve yabancılar bir “güvenlik sorunu” haline getirilirken, suç oranını artırdıkları, büyüyen işsizlik oranlarının sorumluları oldukları, yerli halkın işini elinden aldıkları, refah devletin imkanlarını kötüye kullandıkları, kendi içlerine kapanarak gettolaştıkları ve eğitim standartlarını düşürdükleri suçlamalarına maruz kalmaktadırlar.

Özellikle 11 Eylül İkiz Kuleler, Madrid ve Londra saldırıları ile birlikte Avrupa’da yabancı, göçmen, sığınmacı ve mülteciler ırkçı ve İslam karşıtlığı söylemlerin merkezine oturtulmuştur. Avrupa ülkelerinde aşırı sağ partilerin seçimlerin galibi olmaları göçmen karşıtı ırkçı ve aşırı sağ söylemlerin Avrupa kamuoyunda meşruiyet kazandığını göstermektedir. Bir başka ifadeyle yabancı ve göçmen korkusu Avrupa’da aşırı sağ eğilimleri güçlendirmektedir. Bu korkunun hangi boyutlara ulaştığını ülkelerinden savaş ve zulümden dolayı kaçan insanların Akdeniz üzerinden Avrupa ülkelerine ulaşması ve bu ülkelerin takındıkları tutum göstermektir.

1.      Almanya: Sığınmacı ve mültecilerin barınmaları için ayrılan spor salonlarının ve evlerin Almanlar tarafından ateşe verilmesi,

2.     Macaristan: Sırbistan sınırına 175 km’lik ve 4 metre yüksekliğinde dikenli tel örmesi,

3.   Avusturya: Viyana yakınlarında kamyon kasasında 71 mülteci cesedinin bulunması,

4.    İtalya: Rome garı yakınlarında bulunan mülteci kampına bölge sakinlerinin “yabancıların işgali” diyerek karşı çıkması ve polisle çatışması, birçok valinin maddi imkânsızlıklardan dolayı mülteci kabul edemeyeceklerini açıklaması.

Avrupa’nın mülteci sorununa “göçmen” önyargı ve algısından uzak çözümler ortaya koyması hayati önem taşımaktadır. Akdeniz’de meydana gelen faciaların bir daha tekrarlanmaması için temel hak ve özgürlükler doğrultusunda başta mevzuat değişikliği olmak üzere söylem değişikliğinin de en kısa zamanda hayata geçirilmesi kaçınılmaz görünmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Müşerref YARDIM

Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Üyesidir

09.09.2015
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi