Brezilya’da Yeni Dönem
29
Segâh TEKİN

Brezilya’da yaşanan gelişmeleri solun hezimeti veya yolsuzluğa bulaşmış siyasetçilerin halkın tepkisi ile yargılanmaları olarak görmek yerine, Brezilya’da ‘sağ’ın siyasi yelpazedeki yerini tekrar alması ve kartların yeniden dağıtılmasını talep etmesi olarak değerlendirmek daha yerinde olacaktır.

Brezilya’nın İşçi Partili Devlet Başkanı Dilma Rousseff, 11 Mayıs’ta Brezilya Senatosu’nda düzenlenen tarihi bir oturumla hakkındaki yolsuzluk iddialarının araştırılması için görevden alındı. Böylelikle 2003’ten beri önce ülkenin popüler lideri Lula’nın ardından da Rousseff’in iki dönem üst üste başkan seçilmesi ile başlayan İşçi Partisi yönetimi dönemi de fiilen son bulmuş oldu. Senato’da yapılan ve çekimser oyun kullanılmadığı oturumda, 22’ye karşı 55 oyla başkan Rousseff hakkındaki iddiaların soruşturulmasına karar verildi. Altı aylık yasal soruşturma süresinin sonunda, normal şartlar altında görev süresi 2018 sonunda dolacak olan Rousseff’in görevinin başına dönüp dönemeyeceği belli olacak. Bu altı aylık dönem boyunca, 12 Mayıs’tan itibaren Brezilya yasalarına göre ülkeyi Başkan Yardımcısı ve koalisyonun küçük ortağı olan fakat Rouseff’e yönelik yolsuzluk iddiaları nedeni ile hükümete desteğini çeken Brezilya Demokratik Hareketi Partisi’nin (PMDB) lideri, Lübnan asıllı avukat, akademisyen ve politikacı; Michel Temer yönetecek. Rouseff hakkındaki iddiaların kesinleşmesi ve görevine dönememesi halinde de başkanlık görevini 2018’e kadar yine Temer yürütecek.

21. yüzyılın yükselen ülkelerinden biri olarak gösterilen, BRICS üyesi, Güney ülkelerinin lider adayı ve 2000’li yılların ekonomisi en hızlı büyüyen ülkelerinden biri olan Brezilya’nın 2013’ten bu yana önce kitlesel gösteriler, ardından ekonomik durgunluk ve yolsuzluk skandalları ile dünya basınında yer alması ve iç siyasetteki tartışmaların uluslararası platformlara taşınması gözlerin Brezilya’ya çevrilmesine neden oldu. Olayların gelişimini anlamak için ise, 2013’ten öncesine, Brezilya’nın 1964-85 dönemindeki askeri yönetimin ardından demokrasiye geçiş sürecine bakmak gerekiyor. Her ne kadar bu süreç uluslararası sistemdeki ve Latin Amerika genelindeki gelişmelerle uyumu ve siyasal pazarlıklar neticesinde şekillenmiş olsa da 1980’lerde de halkın demokratikleşme talepleri ve gösteri dalgaları da ülkenin askeri yönetimin kontrolünde geçirdiği son yıllarda etkili olmuştu. 1990’larda ise ülkenin genç başkanı Fernando Collor de Mello’nun yolsuzlukla suçlanması sürecinde geniş katılımlı protesto gösterileri yaşandı ve Collor de Mello, 1992 yılında görevden alındı. Sendika hareketi ve sivil toplumun destekleri ile oluşmuş bir parti olan İşçi Partisi ve lideri Lula, önce Collor de Mello’ya sonrasında da iki defa Fernando Henrique Cardoso’ya karşı seçimleri kaybettikten sonra 2003’te iktidara geldi. Ülke tarihinde ilk defa elit değil de halk tabanlı bir hareketin iktidara gelebildiği, önce eski bir işçi ve sendika lideri olan Lula’nın, ardından eski bir solcu militan olan yine İşçi Partili Rousseff’in başkan seçilmeleri ile ilklerin yaşandığı 2003’te başlayan dönem ise 2013’te kitlesel protesto gösterilerine sahne oldu. İlk başlarda herhangi bir partinin sahiplenmediği ve örgütsüz bir halk hareketi görünümünde şekillenen protestolarda yolsuzluklar, ülkede masraflı uluslararası organizasyonlar düzenlenmesi, kamu hizmetlerinin yetersizliğini ve pahalılığı ile şehirlerdeki suç oranının yüksekliği gibi sorunlar eleştirildi. Diğer taraftan, büyük ölçüde orta sınıfın yönetimden beklentilerini yansıtan gösterilerin sağladığı protesto ortamında çeşitli toplumsal gruplar ve meslek grupları kendi sorunlarını dile getirmek için küçük çaplı gösteriler ve grevler düzenlerken sosyo-ekonomik eşitsizlikleri ve toplumdaki ayrımcı önyargıları protesto eden gençlik hareketleri de ortaya çıktı.

Halk hareketi olarak ortaya çıkan gösterileri muhalefet doğrudan sahiplenmese de söylemleriyle destekledi. Brezilya medyası etkin biçimde gösterilerden yana görüşler ve istatistikler yayımlarken ve sosyal medyada da yabancıların dikkatine yönelik 2014 Dünya Kupası ve 2016 Olimpiyatları’nın Brezilya’da düzenlenmesini eleştiren yayınlar yapıldı. İlginç olan nokta, ilk başlarda göstericilerin taleplerinden söz ederken ülkesindeki demokrasiden duyduğu gururu da değerlendirmelerine ekleyen Rousseff’in görevden alınma ihtimali ile karşılaşınca uluslararası platformlarda ülkesinde yaşananları ve içine düştüğü durumu eleştirmesinin, ülkenin yurtdışındaki imajını zedelediği gerekçesi ile muhalefetten sert tepki almasıdır.

Orta sınıfın iktidara karşı nasıl ve neden hareketlendiğinin işaretlerini ise yalnızca sorunlarda değil muhalefetin tutumunda da aramak gerekir. Ülkeyi 1995-2002 yılları arasında yöneten Cardoso, 2012 yılında verdiği bir röportajda yolsuzluğun Brezilya’da genel bir olgu olduğunu, siyasal çıkarlar karşılığında fırsatların dağıtıldığını fakat ilk defa bireysel durumların artık tüm sistemin işleyişini etkileyen noktaya geldiğini savunmuştu. Cardoso, Brezilya’nın çıkar ilişkilerinin içinde yer alan geleneksel orta sınıfının yanında artık çalışarak yükselmiş yeni bir orta sınıfının olduğunu ve yolsuzluklar karşısında bu yeni orta sınıfın hareketlenmesi ve hükümetten taleplerde bulunması gerektiğini fakat yükselişleri devam ettiği sürece düzene karşı çıkmayacaklarını öne sürmüştü.[1] Geriye dönüp Cardoso’nun sözlerine bakınca bir yandan sonuçta İşçi Partisi’nin yönetimine karşı bir hareket olan gösterilere muhalefetin desteği görülürken, protestoların neden İşçi Partisi’nin Brezilya’yı dünyanın yükselen ekonomileri arasına sokan iktidarının ilk on yılında değil de ülke ekonomisinin büyüme hızının azaldığı ve zamların yapıldığı 2013’ten itibaren, bir orta sınıf hareketi olarak ortaya çıktığı da daha net anlaşılıyor.

Diğer taraftan, Brezilya’nın yolsuzluk ve sosyo-ekonomik eşitsizliklerle imtihanı Cardoso’nun iddialarının aksine yapısal bir sorundur. Rousseff doğrudan haksız kazanç elde etmekle değil, verileri manipüle ederek siyasette avantaj elde etmekle suçlanırken, eski başkan Lula da dâhil olmak üzere farklı partilerden çok sayıda siyasetçi, yolsuzluk suçlamaları nedeniyle yargı tarafından soruşturuluyorlar. Yeni başkan olarak adlandırabileceğimiz Temer’in partisi PMDB’den çok sayıda politikacının ismi Panama Belgeleri ile ilişkili olarak kara para aklamak suçlamasında geçiyor.[2] Temer’in kendisi de yolsuzluk yaparak siyasal çıkar elde etmekle suçlanıyor fakat iddiaları reddediyor. Rousseff’e yönelik iddiaların Temsilciler Meclisi gündemine taşınarak Senato’ya havale edilmesinde ve görevden alma yolunda yasal sürecin başlamasında belki de en etkili siyasetçi olan Temsilciler Meclisi Başkanı PMDB’li Eduardo Cunha da hakkındaki rüşvet ve yolsuzluk suçlamaları nedeni ile Temsilciler Meclisi’ndeki sözcülük görevinden alındı. Federal sistemle yönetilen, binlerce belediyenin olduğu ve çok sayıda seçimin yapıldığı, sayısız siyasetçinin bulunduğu ülkede pek çok örneği verilebilecek yolsuzluk skandalları yalnızca siyasetçileri değil geçtiğimiz iki yıl içinde, dünyanın önde gelen şirketleri arasında bulunan Brezilya’nın ulusal petrol şirketi Petrobras’ı ve inşaat şirketi Odebrecht’i de derinden sarstı ve her ikisi için de ciddi boyutlarda itibar zedelenmesiyle finansal kayıplara neden oldu.

Fakat bu durum Brezilya’ya özgü olmayıp yolsuzluk ve çıkar grupları-siyasetçi ilişkilerinin Güney Amerika’nın genel bir sorunu olduğu yakın dönemde diğer bölge ülkelerinde yaşanan gelişmelerde de görülmektedir. Şili ve Bolivya’da devlet başkanları veya yakınları çeşitli suçlamalarla karşı karşıyadırlar. Arjantin’de ise Brezilya’dakine benzer bir süreç yaşanmaktadır. Eşi Nestor Kirchner’in iki dönemlik başkanlığının ardından iki dönem Arjantin devlet başkanlığı görevini yürüten Cristina Kirchner de yolsuzluk suçlamalarının hedefindedir. Geçtiğimiz aylarda görev süresi dolan ve Arjantin yasaları uyarınca yeniden aday olamayan Kirchner’in desteklediği aday da başkanlık seçimlerini kaybetmiş, böylece Arjantin’de Kirchnerler’in başkanlığında 2000’den beri devam eden sol iktidar dönemi sona ermişti. Başkanlıktan ayrılmasının akabinde Kirchner ve oğlu, yolsuzluk suçlamaları ile karşı karşıya kaldılar. Cristina Kirchner’in başkent Buenos Aires’e gelerek ifade verdiği soruşturma sürerken Arjantin’de ilginç bir gelişme yaşandı. Panama Belgeleri’nin geçtiğimiz günlerde ortaya çıkışı, Arjantin’in yeni devlet başkanı Mauricio Macri’nin seçim kampanyasında da partisine usulsüz para aktarıldığını ortaya koydu. Böylelikle Macri de tıpkı Brezilya’da Lula ve Rouseff’e olanlara benzer suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Brezilya ve Arjantin’de yaşanan bu benzer gelişmeler, yolsuzluk sorununun ve çıkar grupları-siyaset ilişkisinin belirli bir zümreye mal edilmeyecek kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Yaşananların ortaya koyduğu diğer bir gerçek ise artık Güney Amerika’daki yolsuzluk olgusunun rüşvet veya haksız kazanç elde etme ile açıklanamayacak karmaşık bir ilişkiler ağı içinde geliştiği ve siyasal çıkar elde etmenin yolsuzluğun nedenlerinden biri haline geldiğidir.

Genel olarak bakıldığında, bir yandan ne Brezilya’daki yolsuzluk sorununun ne de sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve kamu hizmetlerindeki yetersizliklerden kaynaklanan orta sınıfın endişelerinin ve beklentilerinin, İşçi Partisi yönetiminin uygulamaları ile doğrudan ilişkili olduğunu söylemek mümkün değildir. İşçi Partisi açısından bakıldığında gerek partinin kuruluşunda elitist bir hareket olmayışından yola çıkılarak ve vaatleri göz önünde tutularak geleneksel çıkar ilişkilerinin parçası olmayacağına duyulan güvenin zedelenmesi, gerekse ekonomik sorunlar, ekonomik büyümenin sürdürülemeyişi ve Brezilya’nın öngörülerin aksine rekabetçi bir dünya ekonomisine dönüşememesi, ülkede değişim beklentisini ortaya çıkarmıştır. Nitekim Temer’in ilk icraatlarının da ihracat odaklı bir ekonomi modeline geçilmesi ve iş çevrelerinin taleplerinin karşılanması yönünde gerçekleşeceği görülmektedir.

Diğer yandan tüm bu gelişmeler, Güney Amerika’nın pek çok ülkesinde yaşanmakta olan bir siyasal dönüşümün Brezilya’ya yansımasına dayanmaktadır. İçinde bulunduğumuz günlerde, Latin Amerika’nın çeşitli ülkelerinde 2000’lerin başlarında pembe dalga ile iktidara gelen sol yönetimlerin son yıllarda ciddi bir muhalefet ve krizle karşılaşması ve büyük ölçüde bir siyasal değişim sürecine girilmesi söz konusudur fakat bu süreç her ülkede farklı işlemektedir. Chavez döneminde hem Chavez’in popülaritesi hem de Brezilya’nın destekleri ile önemli krizleri atlatan Venezuela’da değişim talepleri ciddi siyasal ve ekonomik sorunlara yol açmışken, Arjantin’de değişim seçimle gelmiştir. Sürecin nasıl işlediğinin ise büyük ölçüde rejimlerin otoriter eğilimleri, ülkelerin Batı ile ilişkileri, halkın yaşam koşulları, ekonomik sorunlar ve yöneticilerin halkın nezdindeki meşruiyetleri nispetinde farklı seyrettiği söylenebilir.

Rousseff’in ve İşçi Partisi’nin yaşanan gelişmeleri ve partiyi iktidardan indirme çabasını bir darbe girişimi olarak nitelendirmesi ise her ne kadar artık Brezilya ordusu siyasetin uzağında bir kurum haline gelmişse de ülkede ordunun sağ eğilimine, askeri-siyasal-ekonomik güç odakları arasındaki tarihsel ilişkilere ve ülkenin askerin siyasete müdahalesi geleneğine işaret etmesi bakımından anlamlıdır. Nitekim 1964-85 yılları arasında askeri yönetim altında yaşayan Brezilya’nın 1889’da cumhuriyet rejimine geçişi de askerlerin girişimi ile olmuş ve 20. yüzyıl boyunca da ülkede ordunun siyasete müdahalesinin çok sayıda örneği görülmüştür. 1985’te demokrasiye geçişin ardından sağ görüşün askeri yönetim tecrübesi ile özdeşleştirilmesi, halkta sağ görüşe karşı bir tepkinin oluşmasına yol açmıştır. Böylelikle Brezilya, partilerin kendilerini sağ görüşlü olarak nitelendirmedikleri ve her birinin kendini çeşitli varyasyonları ile siyasal yelpazenin solunda olarak nitelendirdikleri bir ülke haline gelmiştir.[3] Günümüzde ise, her ne kadar gösterilerde orduyu göreve çağıran bazı pankartlar açılsa da demokrasinin konsolidasyonu konusunda önemli aşama kaydetmiş olan Brezilya’da böyle bir girişimin ortaya çıkması söz konusu değildir. Sonuç olarak ise Brezilya’da yaşanan gelişmeleri solun hezimeti veya yolsuzluğa bulaşmış siyasetçilerin halkın tepkisi ile yargılanmaları olarak görmek yerine, Brezilya’da ‘sağ’ın siyasi yelpazedeki yerini tekrar alması ve kartların yeniden dağıtılmasını talep etmesi olarak değerlendirmek daha yerinde olacaktır. Rousseff’in durumunun altı ay daha belirsizliğini koruyacağı düşünüldüğündeyse  ‘sol’un, ‘sağ’dan gelen bu hamleye cevabının son aylarda söz konusu edildiği üzere her zaman için Rousseff’ten yüksek popülariteye sahip olmuş olan Lula’nın siyasal görevlere dönüşü mü yoksa başka bir formül mü olduğunu ise zaman gösterecek.

Segâh TEKİN

Araştırma Görevlisi

Necmettin Erbakan Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

 


[1] Fernando Henrique Cardoso (Röportaj) “Fernando Henrique Cardoso on Brazil's future: More personal security, less inequality”, Jan 19th 2012, 20:05 by The Economist online, Erişim: 09.02.2014, http://www.economist.com/blogs/americasview/2012/01/fernando-henrique-cardoso-brazils-future-0

[2] “Panama Papers: Brazil with 57 names including companies and politicians from all parties”, http://en.mercopress.com/2016/04/05/panama-papers-brazil-with-57-names-including-companies-and-politicians-from-all-parties, 05.04.2016, Erişim: 06.04.2016.

[3] Gabriel Castro, “O incrível caso do país sem direita”, http://veja.abril.com.br/noticia/brasil/o-incrivel-caso-do-pais-sem-direita, 03.04.2011.  

13.05.2016
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi