Kredi Derecelendirme Kuruluşları ve Yeni Ekonomik Model Tartışmaları
39

ABD kriz sonrası kendisini bir türlü toparlayamadı. Avrupa Birliği halen oldukça zor durumda... Hatta süreç içerisinde bazı AB ülkeleri defalarca batma tehlikesi yaşadı ve iflasın eşiğinden döndü. Ukrayna üzerinden çıkan kriz Rusya’nın durumunu kötüleştirdi. Türkiye’nin diğer komşularında bırakan yatırım yapma fırsatını doğru düzgün bir ekonomi ve sermaye yapısı bile yok. Buna karşılık, 2001 krizi sonrasında (2008 krizi hariç) sürekli büyüyen ve gelişen, bölgesinde yeni ve kalıcı enerji anlaşmal

Türkiye kendisini, Cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen ertesi sabahında yeniden kredi derecelendirme kuruluşları ile karşı karşıya buldu. Aslında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye ile ilgili tutumları uzun süredir tartışma konusuydu. Ancak halkın yüzde 51,8’inin oyuyla ilk turda bir cumhurbaşkanı belirlenmişken, seçim sabahına Türkiye’de “siyasi risk var” açıklamasıyla konu yeniden bu kez daha güçlü bir tartışmayla gündeme geldi. Peki, kredi derecelendirme kuruluşlarından ne yapmaları bekleniyor ama onlar ne yapıyorlar?

Kökü 19. yüzyılın başlarına kadar dayanan kredi derecelendirme kuruluşlarının yatırımcılara yol gösterici bilgileri sağlaması, giderek bütünleşen uluslararası piyasalara değerlendirme açısından belirli bir standart getirmesi ve esasen riskleri ve fırsatları öngörerek bilgi akışı sağlaması beklenir. Bu beklentiler, piyasalarda kredi derecelendirme kuruluşlarına olan ihtiyacın temel sebebini oluşturmaktadır. Ancak son döneme bakıldığında bu kuruluşların belirgin bir başarısının olduğunu düşünmek pek mümkün görünmemektedir. Zira bu kuruluşlar 1997 Asya krizini tahmin edemediler. 2000 ve 2001 yıllarındaki Türkiye krizinden önce de belirgin bir açıklamaları yok. 2000’li yılların başından itibaren batan devasa Amerikan şirketlerinin de değerlendirmesini bu kuruluşlar yapmıştı ve olumsuz bir raporları yoktu. Dahası ve en önemlisi 2008 yılında tüm dünyayı etkisi altına alan ABD kaynaklı kriz öncesi de onlara göre her şey yolunda görünüyordu. Bu noktada şu sorunun cevabı büyük önem kazanıyor: “Kredi derecelendirme kuruluşları riskleri önceden öngöremiyorlar mı, yoksa öngördükleri halde tersine mi açıklama yapıyorlar?” Bu soruya verilecek cevaplar söz konusu kuruluşlara bakış açımızı gözden geçirmek için oldukça önemlidir. Eğer bu kuruluşlar krizleri ve riskleri öngöremiyorsa zaten sorun büyük demektir. Ancak daha da kötüsü riskleri öngörüyor ama açıklamıyorlarsa sorun daha da büyük demektedir. O zaman bir soruya daha cevap arayarak devam edelim; “Riskleri öngörüp söylemeyen veya tersine açıklama yapan bir kuruluşun, durumu iyi olan bir şirkete veya ülkeye kötü not vermesi de söz konusu olabilir mi?”

Bu sorunun cevabı şu açıdan önemlidir; özellikle konuyu ülkeler açısından ele aldığımızda, doğrudan ve dolaylı yatırımları çekmek için bu kuruluşların notları dikkate alınır. O halde bu kuruluşların verecekleri notlar neticesinde bir ülkeye gelen veya gelecek olan yatırımlar bir anda yön değiştirebilir. Dahası, doğrudan yatırım şeklinde gelen kalıcı yatırımlar da büyüme kararlarını erteleyebilir veya durdurabilir. Hal böyle olunca bu kuruluşların kararları da halen yabancı yatırımcıların kararlarına etki etmektedir.

Elbette bu yapının eleştirilmesi gereken pek çok noktası vardır. İlk olarak son dönemdeki Türkiye’ye karşı olan tutumları örnek gösterirsek bu kurumların objektiflikleri ciddi olarak tartışılmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen ardından yaşanılan süreç bu durumun en belirgin örneğini oluşturmaktadır. Halkın yüzde 51,8’inin oyuna alarak seçilen bir Cumhurbaşkanı varken, “ülkede siyasi risk var” algısını oluşturmaya çalışmak gerçekten de sorgulanması gereken bir tutumdur. Üstelik Türkiye’de devam eden “faiz tartışmaları” üzerinden mesaj vererek, faizlerin indirilmesi durumunda ülke notunun da düşürüleceği tehdidi ise asla kabul edilemez. Bu tavır hem bu tarz kuruluşların amaçları ile uyuşmamakta hem de net bir şekilde siyasete müdahale anlamı taşımaktadır. Kaldı ki, bölgemizdeki ve Dünya’daki siyasi gelişmeler ele alındığında durum daha net anlaşılacaktır. ABD kriz sonrası kendisini bir türlü toparlayamadı ve halen pek çok veri krizden tam anlamıyla çıkılamadığını gösteriyor. Avrupa Birliği halen oldukça zor durumda... Hatta süreç içerisinde bazı AB ülkeleri defalarca batma tehlikesi yaşadı ve iflasın eşiğinden döndü. Ukrayna üzerinden çıkan kriz Rusya’nın durumunu kötüleştirdi. Türkiye’nin diğer komşularında bırakan yatırım yapma fırsatını doğru düzgün bir ekonomi ve sermaye yapısı bile yok. Buna karşılık, 2001 krizi sonrasında (2008 krizi hariç) sürekli büyüyen ve gelişen, bölgesinde yeni ve kalıcı enerji anlaşmalarını hayata geçirmiş, ekonomik ve siyasi istikrarı olan bir ülke olarak Türkiye var. Gezi olaylarının maliyeti 100 milyar Dolar’ın üzerindeydi. 17 ve 25 Aralık süreçlerinin maliyeti de yine 100 milyar Dolar’ın üzerinde. Neredeyse 3 ay devam eden sokak olayları boyunca olmayan siyasi riskin, Cumhurbaşkanlığı seçimi sabahında ortaya çıkması(!) anlaşılır değil. Dahası bu kuruluşların karar süreçlerinde de eleştirilmesi gereken pek çok nokta var.

Öncelikle dünya üzerindeki bütün şirketler ve ekonomiler aynı yöntem ve süreçle değerlendirilmektedir. Her ne kadar belirli bir standardizasyon sağladığı için bu sistemin benimsendiği savı kabul görse de; koşulları, dinamikleri ve kültürleri tamamen farklı olan ülkelerin aynı yöntemle değerlendirilmesi pek çok sakıncayı da beraberinde getirmektedir. Hele hele bu süreçlerin şeffaflıktan uzak olması ise bu konudaki tartışmaları da artırmaktadır.

Bu kuruluşların objektifliği açısından bir diğer eleştiri de, dünya ekonomisini sadece ABD ve AB’den ibaret sanmalarıdır. 2008 krizinden sonra ABD ve AB hala toparlanmamışken, bu kuruluşların kırılgan diye eleştirdiği ve riskli olarak adlandırdığı ülkeler büyük gelişme kaydetmiş, önemli ölçüde yabancı sermaye çekmiş ve ortalamanın çok üzerinde büyüme rakamları yakalamıştır. Bu durum, söz konusu kuruluşların tahminlerini sürekli yukarı yönlü revize etmesine neden olmaktadır. Örneğin, sadece Türkiye için 2014 yılı büyüme rakamları 2’şer defa yukarı yönlü revize edilmiştir. Bu durum bile bu kuruluşların tahminlerine olan güvenin sorgulanması için yeterlidir.

Tabii ki bu kuruluşlara olan güven sorunu sadece bize has bir durum değil. 2008 yılında Washington’da yapılan G20 zirvesinin en önemli gündem maddelerinden bir tanesini bu kuruluşlara bir alternatif bulma konusu oluşturmuştur. İşte tam da bu noktada “Yeni Ekonomi” tartışmaları gündeme gelmektedir. 2008 küresel Finansal Krizi, dünya ekonomisi açısından adeta bir turnusol kâğıdı etkisi yaratmıştır. Bu krizle beraber, neo-liberal ekonomi politikalarının geçerliliği sorgulanmış ve Fukuyama’nın ünlü eseri “Tarihin Sonu ve Son İnsan” eleştirilmeye başlanmıştır. Fukuyama’nın savunduğu devletin piyasalardan elini çektiği ve serbest bıraktığı hatta “Artık en son model budur başka bir değişiklik olmaz” dediği liberal-demokratik piyasalar bir anda krizle kavrulmuştur. 1929 Büyük Buhranı sonrasında ilmek ilmek işlenen devletin piyasalardan elini çektiği ekonomik modeli kurtarmak için devletlerin birkaç trilyon dolarlık kurtarma paketleri açıklaması bu durumun en önemli göstergesidir.

Artık altın eskisi gibi güvenli bir liman değilken, petrol fiyatları savaş risklerinden eskisi kadar çok etkilenmemektedir. Dolar’ın rezerv para olması sorgulanır hale gelmekte ve dünyanın ekonomik ağırlığı giderek Batı’dan Doğu’ya kaymaktadır. Piyasalardaki sanal işlem miktarı, mevcut rezervlerin kat kat üstüne çıkarak kontrol edilemez hale gelmektedir. Belki de “Yeni Ekonomi” tam olarak budur. İşte böyle bir dönemde sermaye hareketleri açısından Türkiye önemli bir rol alabilir.

Türkiye açısından yeni bir ekonomik model arayışı bugün olmasa bile önümüzdeki dönemde mutlaka tartışılacaktır. Bu bakımdan yeni dönemde sermaye çekecek kalıcı projelerin önemi giderek artacaktır. Bunlardan bir tanesini belki de SUKUK’tur. Türkçede “Finansal Sertifika” anlamına gelen SUKUK’lar faizi yasaklayan İslam hukuku prensiplerine uyan menkul kıymetlerdir. Bu İslami finans enstrümanlarına özellikle Arap ve Körfez sermayesinin ilgisi oldukça yoğundur. İşin ilginci ise bu İslami finans enstrümanının en çok tercih edildiği finans merkezlerinden bir tanesinin de Londra oluşudur. Bu gelişmeler ışığında belki de yeni bir model ve fırsat olarak akla şu soru geliyor; “Yapımı devam eden İstanbul Finans Merkezi projesinin temel dinamiğini neden SUKUK oluşturmasın?”

12.09.2014
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi