Osmanlı’dan Günümüze Türk Gizli Servisleri ve Derin Yapı
43

1909’dan 1918’e kadar Enver, Cemal ve Talat Paşalar ile yönetimde kalan İttihat ve Terakki Fırkası, ilk Türk gizli servisi olan Teşkilat-ı Mahsûsa’yı kurmuştur. MİT’in de köklerinin uzandığı bu örgüt, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne kadar uzanan yolda yeni adlar alarak kurulan yeni gizli servislerin temelini oluşturmuştur.

1909’dan 1918’e kadar Enver, Cemal ve Talat Paşalar ile yönetimde kalan İttihat ve Terakki Fırkası, ilk Türk gizli servisi olan Teşkilat-ı Mahsûsa’yı kurmuştur. MİT’in de köklerinin uzandığı bu örgüt, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne kadar uzanan yolda yeni adlar alarak kurulan yeni gizli servislerin temelini oluşturmuştur. Teşkilat-ı Mahsûsa o dönemin konjoktürel şartları içinde, çete savaşı, casusluk, karşı casusluk, propaganda faaliyetlerinde bulunan; kaynağını ve köklerini ordu içinden ve dinamik genç kitlelerden alan bir gizli servistir.

Teşkilat-ı Mahsûsa’nın kuruluş amacı İmparatorluk içinde ihanet şebekelerini ortadan kaldırmak, gelişen milliyetçilik hareketlerini kontrol altında tutmak, dışarıdaki belirli hedeflere karşı sabotajlarda bulunmak ve Osmanlı toprağında cirit atan bütün yabancı gizli servislerle boy ölçüşebilmektir. Teşkilatın ideolojisi Pantürkizm’dir. Gerçi İslam Birliği de hedeflerinden biridir; ancak ana temel, Türkçülüktür. O dönemin ünlü Türkçü düşünürlerinden Ziya Gökalp’ın hareketinden etkilendiği belirtilir.

Teşkilat-ı Mahsûsa; Balkanlar’dan Doğu Anadolu ve Kafkasya’ya, Suriye’den Trablusgarp, Mısır, Sudan ve Habeşistan’a kadar geniş bir coğrafyada etkinliğini sürdürür. Avrupa’da Türkiye ile ilgili konferansları izler, batılı ajanlarla mücadele eder. Bu derecede geniş bir coğrafyada mücadele edebilecek bir yapıda teşkilatlanan gizli servis hakkında; başta Almanlar olmak üzere bazı yabancı gizli servislerle para karşılığı iş yaptığı iddiaları da ortaya atılmaktadır. Bilhassa Almanya ile yapılan para alışverişleri iddialara göre 18 milyon dolar civarındadır. Almanlar parayı verir karşılığında da iş satın alırlar. Bununla beraber Teşkilat-ı Mahsûsa Almanlara ekonomik kaynakları açısından ne kadar yakınsa, çalışmaları ve ideolojisi açısından bir o kadar uzaktır. Almanlar, teşkilatı parasal yönden satın alamamışlardır, asıl kaynak Osmanlı Hazinesi’dir. Teşkilatın asıl amacı kendini kullandırmak değil, Büyük Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden kurmaktır. Almanlar bu yolda kullanılmak istenen bir araçtır.

Teşkilatın önde gelen yöneticisi Kuşçubaşı Eşref Bey, Sultan Abdülhamit’in Kuşçubaşı’sının oğluydu. Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan 150’ler listesinde yer aldı. Bu özelliği ile istihbaratçıların vazgeçilmez kaderi olan kahraman ya da hain olmak tercihleri arasında o dönemde zorunlu olarak ikinci gruba girdi. Ancak daha sonra 1938’de affedildi ve Türkiye’ye geri döndü. Kuşçubaşı Eşref Bey, Süleyman Askeri ve Hacı Sami Bey gibi teşkilatın üst düzey isimleri dışındaki 30 bin kişilik istihbaratçılar ordusu, yaptıkları görevleriyle ve sırlarıyla tarih oldular.

1918 yılına gelindiğinde, Teşkilat-ı Mahsûsa çok büyümüş ancak yenilgiye uğramış bir durumdadır. Teşkilatın ülke içinde etkinliğini sağlayan İttihat ve Terakki, dolayısıyla Enver, Cemal ve Talat Paşalar yenilginin tek sorumlusu olarak görülmüşlerdir. Bu durum da gizli servisin kapatılması ile nihayet bulmuştur.

Teşkilat-ı Mahsûsa sonrası 3 Kasım 1918 tarihinde kurulan yeni gizli servise ‘Karakol’ adının verildiğini görüyoruz. Bu gizli servisin fikir babaları da İttihatçılar ve Teşkilat-ı Mahsûsa’nın önde gelen isimleridir. Bu teşkilatın başına Karadeniz Boğaz Komutanı Galatalı Şevket Bey getirilir.

Dönemin gizli raporları, İngiliz İstihbaratı’nın Orta Doğu bölgesinde müşterek ve sürekli bir istihbarat faaliyeti içinde bulunmasına karşı Karakol gizli servisi ile ciddi bir mücadele içine girildiğinin ipuçlarını vermektedir. Karakol Teşkilatı’nın gizli yönetmeliğinde amaç, yurdun düşman istilasından kurtarılması olarak belirtilmişti. Örgüt, çeteleri ve halkı işgalci düşman ordularına karşı silahlandırmış, Anadolu’ya İstanbul üzerinden silah sevkiyatı için Kocaeli’nde bir merkez oluşturmuştu. Bu çerçevede bütün faaliyetler büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirilecekti. Karakol gizli servisinde görev alanlar “Siyah bir Türk Bayrağı’na sarılı Kur’an üzerine yemin ederler.” Bu yemin geleneği gizli faaliyet gösteren bütün Türk örgütlerinde aynıdır.

Teşkilat-ı Mahsûsa’da olduğu gibi gerektiğinde infaz ve öldürme geleneği ve inisiyatifi Karakol örgütünde de uygulanmaktadır. Yönetimden üç kişi öldürülecek kişiyi yargılayıp karar vermekte bu karar başkanın onayından geçtikten sonra infaz gerçekleştirilmekteydi. Düşmanla işbirliği yapmak ve Türk’leri imhaya çalışmak, örgütün sırlarını deşifre etmek, emirleri yerine getirmemek ve şahsi çıkar sağlamak ölüm cezalarını oluşturan suçlar olarak gözükmekteydi. İstihbarat teşkilatlarının kendi inisiyatifleri ile “adam öldürme yetkisi kullanması” tartışması Sivas Kongresi’nde gündeme gelmiş ve Mustafa Kemal tarafından reddedilmişti.

İngiliz İstihbaratı’nın Karakol Gizli Servisine sızarak Mustafa Kemal’e suikast teşebbüsünün ortaya çıkarılması sonrasında bizzat Atatürk tarafından faaliyetlerinin zararlı olduğu gerekçesiyle Karakol Gizli Servisi kapatılmıştı. Daha sonra kısa sürelerle kurulan “Hamza ve Felah Grupları” oluşumlarının ardından bizzat Atatürk tarafından kurulması istenilen MİM Teşkilatı (Müsellah Müdafaa-i Milliye) 3 Mayıs 1921’de TBMM’de resmiyet kazanmıştı.

Teşkilat-ı Mahsûsa, kurulan tüm bu örgütleri derinden etkilemiş, yöntem ve ilkeleri çalışma prensipleri açısından bu süreçte kurulan gizli servis veya grupların ilham kaynağı olmuştur. Ancak kurulan bu grupların büyük bir kısmı gizli servisten çok sokak çetelerini andırır. Mantar gibi bitip kaybolmaktadırlar. Bu yapılar genelde milis gücü gibi çalışmakta ancak başarı gösterememektedirler. Ankara Hükümeti, ‘istihbarat karmaşasını’ önlemek amacıyla ve düşman istihbarat birimlerinin Anadolu’da her türlü kara propagandayı ve para gücünü kullanarak halkı mevcut otoriteye karşı kışkırtma çabalarına karşın, ülkenin gizli bir servisinin bulunmamasının, iç ve dış güvenlik açısından büyük bir zafiyet yarattığı gerçeği ile karşı karşıya kalmıştı. Üstelik bu sırada ordunun içine sızan ajanlar kara propaganda yöntemleriyle savaş gücüne darbe indirmeye çalışmaktaydılar.

Bu nedenle Kuvayı Milliye Hareketi’nin öncülüğünde casusluk faaliyetlerinin etkisiz kılınması ana amaç olmak üzere “Askeri Polis Teşkilatı” kurulmuştu. Askeri Polis Teşkilatı’nın yaptığı çalışmalar faydalı olmuşsa da yetki aşımı, lakaytlık, görev bilinçsizliği, gizliliğe riayet etmeme gibi durumlar yoğunlaşınca, bu teşkilatın faaliyetlerine Genelkurmay Başkanlığı yetkililerince son verilmişti. Bu kararın alınmasında, TBMM’nin, askeri istihbaratın geniş ve ölçüsüz yetkileri keyfi kullandığı yönündeki iddiaları etkili olmuştu.

Bu kez, dönemin Genel Kurmay Başkan’ı Fevzi Çakmak tarafından gizli olarak, 1926 yılında kurulan MAH Teşkilatı (Milli Amele Hizmet) 1927’de İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştır. Harf İnkılabı’ndan sonra teşkilatın ismi Milli Emniyet Hizmetleri olarak değiştirilmişti. Yeni ismin kısaca MEH olarak telaffuzu gerekiyordu. Bu ise kulağa pek hoş gelmiyordu. Atatürk’ün emri ile rumuz MAH olarak devam etti.

I. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, yabancı ülke istihbarat örgütlerinin faaliyetlerinin çok yaygın olarak gözlendiği bir ülke konumuna gelmişti. Almanlar, İngilizler, Fransızlar, Sovyetler, Amerikalılar istihbarat faaliyetlerinde ülkemizi üs olarak kullanmışlardı. Almanlar ve İngilizler, Türkiye’de en iyi istihbarat ağına sahip iki ülke olarak dikkat çekmektedir. Ancak Ankara, bu yabancı istihbarat servislerinin ülke içindeki istihbarat faaliyetlerine karşı İKK (İstihbarata Karşı Koyma) anlamında yeterli bir Türk Gizli Servisi olmaması karşısında o dönemde dünyanın saygın istihbaratçılarından olan ve Alman gizli servisini yeniden şekillendirerek genişleten Albay Walter Nikolai ile temasa geçer. Albay Walter gizlice Türkiye’ye gelir ve Yıldız Sarayı’nda Türk İstihbaratçılarına bir dizi konferans ve eğitimler verir. Bu konferans ve eğitimlere katılan çekirdek kadro, 1926 yılında Ankara’ya getirilir ve MAH bu şekilde görevine başlamış olur. MAH’ın başkanlığına ilk olarak Albay Şükrü Ögel atanır. Çekirdek kadro içinde askerler ve siviller birlikte çalışmaktadırlar. İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan kuruluş, bütçesini Başbakanlık örtülü ödeneğinden karşılar.

Çeşitli alanlardaki eksikliklere, ekonomik sıkıntılara rağmen MAH’ın başarısız bir grafik çizdiğini söylemek mümkün değildir. Hatta bazı olaylarda o derece etkin olmuştur ki dünyanın kaderini değiştirebilecek gelişmelere yön vermiştir. Ancak MAH’a yöneltilen en büyük eleştiri ‘içe dönük’ olarak kullanıldığı iddialarıdır.

1956 yılında, Başbakan Adnan Menderes, MAH ile ilgili dinleme iddialarını araştırmak üzere Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur’u görevlendirmişti. Korur araştırmaları sonucunda, Türkiye’ye dinleme istasyonu kuran Amerikalıların, dinleme servisinde görev alan memurları özellikle de telefon dinlemesi görevlilerini maaşa bağladıklarını, Menderes’in telefonlarının dinlenmesi olayının arka planında ise ABD ajanlarının bulunduğunu tespit etmişti.

Teşkilat, kaynak ve teknik olanaklar bakımından yetersiz durumdaydı. Bu dönemde Türkiye’yi, ABD ve Batılı gizli servislere bağlayan en önemli oluşumlar arasında, girilen ittifak ilişkileri ve bağlantıları önemli bir yer tutmaktaydı. Türkiye NATO üyesi bir ülke olarak, bu ortak savunma şemsiyesinin altındaki gizli servisler ile kağıt üzerinde yaptığı anlaşmalarla büyük bir bilgi akışı koordinasyonunun içinde bulunmaktaydı. Fiilen de bazı alanlarda istihbarat çalışmaları ortak yürütülmekteydi. Durum böyle olunca ilişkilerde bağlayıcı faktörler ön plana çıkmış bulunuyordu. Özellikle de istihbarat alanında teknolojik ve ekonomik üstünlüğü bulunan ABD, İngiliz, Alman ve İsrail istihbarat birimleri diğer istihbarat birimleri üzerinde baskın durumdaydılar.

Ankara’da Hacı Bayram Camii civarındaki dar bir sokak içinde iki katlı 4-5 odalı ahşap binada faaliyete başlayan bu küçük fakat dinamik kadronun o yıllarda ülke yararına çok faydalı faaliyetlerde bulunduğu ve fonksiyonel çalıştığı bilinmektedir.

Şeyh Sait isyanı, Kızıl Lazistan çalışmaları, Kürtlerle Ermenilerin müşterek Hoybon ve Kürt Teali Cemiyeti faaliyetleri, Gizli Komünist Partisi faaliyetleri, hilafetçi ve saltanatçıların faaliyetleri, Hatay meselesi ve Çiçero olayı MAH’ın uğraş verdiği konular arasındaydı.

İnönü karma hükümeti tarafından MAH’ı MİT’e dönüştürecek hukuki mevzuat hazırlanarak yeni istihbarat örgütünün yasası 1965 yılında, TBMM’ye sevk edildi. 01.11.1983 tarihinde 2937 sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu” ile MİT’e yeni bir statü kazandırılmıştı. Milli İstihbarat Teşkilatı; 1927 tarihinde MAH (Milli Amale Hizmet) olarak ülkeye hizmete başlayan ve 01.11.1983 tarihinde 2937 sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu” ile yeni bir statü kazanan ve günümüze kadar ülke ve dünya konjonktürlerine bağlı olarak devamlı değişen tehdit algılamalarına karşı kendisini yenilemeye çalışan, bu amaçla teşkilat içinde görev, yetki, sorumluluk ve yeniden yapılanma ve kendini geliştirme konularında reorganizasyon çalışmaları ile ülkemize yönelik iç ve dış tehditleri ortadan kaldırmaya çalışan Başbakanlık’a direkt bağlı bir kuruluşumuzdur.

Türkiye, MİT’in kurulması sonrasında da uzun süre dış istihbarat açısından Batılı ülkelere bağımlı kalmıştı. Bu bağımlılık daha ziyade, ABD, Fransa, İngiltere, Almanya ve İsrail gizli servislerine karşı olmuştu. Bu ülkelerden gelen dış istihbarat çoğunlukla test edilmeden doğru kabul edilebilmişti.

Geçmiş dönemlerde MİT’in içe dönük çalıştığı, müsteşarların asker kökenli olması nedeniyle darbeleri hükümete bildirmediği, Soğuk Savaş döneminin devleti öne çıkaran, katı, komplocu gizlilik içeren konseptinden kendisini kurtaramadığı, İKK konusundaki yetersizliği yönünde eleştiriler yapıla gelmişti.

Türkiye’de iç ve dış tehditin “komünizm” olduğu Soğuk Savaş döneminde Amerikalılar özellikle dinleme alanında Türkiye’yi Ruslara karşı teknik araç ve gereçlerle donatmışlardı. Bu dönemde MİT’in dış temaslarında ve İKK mücadelesinde çok başarılı olduğunu söyleyebilmek mümkün değildi.

İstihbarat jargonunda İKK, “Savaş ve barış zamanlarında Espiyonaj, Sabotaj ve yıkıcı faaliyetler yoluyla karşı ve yabancı istihbarat servisleri ve yerli işbirlikçilerinin (Etki ajanı-Nüfuz ajanı) zararlı faaliyetlerinin tespiti ve etkisiz hale getirilmesidir.”

Küresel çapta ve bazı Batılı ülkelerde İKK faaliyetleri devletin güvenliği açısından birinci öncelikli tehdit olarak algılanmış, bu amaçla İKK teşkilat yapılandırılması, Genel İstihbarat Kurumu’ndan ayrı ve özel olarak düzenlenmiştir.

21. yüzyılda bu ülkeler ulusal güvenliklerine yönelik küresel tehdit değerlendirmelerini ve bu tehditlere karşı alınacak tedbirleri düzenleyen İKK faaliyetlerini daha da detaylandırarak, hedef kurumlar içerisinde ayrı ayrı birimlere yüklemişlerdir.

2937 Sayılı MİT Kanunu’nda yapılması düşünülen ve kamuoyunda tartışılan değişikliklerle MİT’i Küresel ve Batılı ülke gizli servisleriyle boy ölçüşecek bir şekilde hukuki alt yapısını güçlendirerek, milli güvenliğimize yönelik küresel tehditlerin bertaraf edilmesine yönelik İKK ünitesinin güçlendirilmesi hedeflenmişti.

Geçmişte, yabancı ülke gizli servislerinin ülkemizi istikrarsızlaşma, kaos yaratma amacı ile espiyonaj, kontrespiyonaj, yıkıcı ve bölücü faaliyetleri, MİT içinde kurulu bulunan İKK ünitesinin yetersiz oluşu nedeniyle önlenememişti.

Batılı ülkeler, derin ve gizli yapıları, örtülü psikolojik harp taktik ve yöntemleri ile bu birimin etkisiz kalmasını sağlayacak şekilde 60, 70, 80 ve 28 Şubat darbeleri öncesinde devlet kurumlarına sızmış yerli işbirlikçi yapılarını da kullanmak suretiyle, Türkiye’yi darbe ortamına getirecek Sağ-Sol, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, Laik-Antilaik kamplaşmaları ve kutuplaşmaları yaratarak provokatif siyasi cinayetler ve toplumsal olaylarla darbelere zemin hazırlamışlardı.

Türkiye’de yapılmış darbelerin tümünde ve darbe girişimlerinde asıl amaç Türkiye’nin içe kapatılarak Orta Doğu’da ve dünyada söz sahibi olmasının engellenmesiydi.

Darbelerin anası olarak nitelendirilen 27 Mayıs 1960 darbesinin asıl sebebi 1955 yılında Türkiye ve Irak arasında, güvenlik ve savunma işbirliği anlaşmasının, Bağdat Paktı’nın imzalanmasıydı. Menderes’in Türkiye’yi bağımsız ve bölgesel güç yapma yönündeki çabaları karşısında, 1959’da Irak’ta gerçekleştirilen darbe ile Bağdat Paktı’nı imzalayan, Kral 2. Faysal darbeciler tarafından linç edilerek, Adnan Menderes de 1960 darbesi sonrasında asılarak katledilmişlerdi.

Türkiye uzun yıllar küresel ve Batılı güçlerin oyun kurdukları ve istihbarat operasyonlarını uyguladıkları bir ülke konumunda kaldı. 2005 yılında MİT’in 80’inci kuruluş yıldönümünde dönemin Müsteşarı Emre Taner’in de açıklamasında belirttiği gibi MİT 1990 sonrasına hazırlıksız yakalandı. Batılı ülkelerin küreselleşme olgusu karşısında güvenlik ve savunma doktrinlerini yeni iç ve dış tehditlere karşı yeniden dizayn ettiği, Doğu Akdeniz üzerinden Orta Doğu’da askeri ve ekonomik güç dengeleri ve ittifaklarının kurulduğu bir dönemde, ülkemizde dış destekli sanal bir irtica tehdit algısı yaratılarak millet iradesinin gaspına yönelik 28 Şubat gerilimini yaşanıyordu.

Türkiye her darbe sürecinde olduğu gibi 28 Şubat’ta da içe kapatılarak, Orta Doğu başta olmak üzere dış politika hedef ve stratejilerinde ciddi anlamda güçsüzleştirilerek etkisizleştiriliyordu.

İsrail’in 28 Şubat sürecinde Refah-Yol hükümetinin antidemokratik bir biçimde iktidardan uzaklaştırılmasında darbeci generallerle birlikte oynadığı rol, bugün tüm detayları ile ortaya çıkmış bulunuyor. MOSSAD’ın darbe sürecinde MİT ile en üst düzeyde yaptığı “Stratejik İstihbarat” anlaşması ile Türkiye’de operasyon yapma yetkisine sahip olduğu, MİT’in kozmik odalarına girdiği yönünde kamuoyunda ciddi iddia ve algı mevcut.

Başbakan Erdoğan’ın son on yıl içinde Orta Doğu’da milli menfaatlerimiz ve çıkarlarımız doğrultusunda bağımsız sayılabilecek bir dış politika vizyonu ortaya koyması, bu bölgeyle ilgili emelleri olan birçok ülkeyi rahatsız etmişti. Başbakan Erdoğan’ın küresel bir lider ve aktör olarak, bölgesindeki sorunlarla yakından ilgilenmesi, mazlum Müslüman ülkelerin yanında yer ve tavır alarak, İsrail ile Filistin sorunu üzerinden Davos’ta One-Minute çıkışı, Mavi Marmara olayı ve Suriye politikasındaki net tavrı, BM’nin güçsüz ve zayıf ülkelerin ezilmesi karşısındaki tarafgir tutumunu eleştirmesi, Türkiye’nin bölgesinde etkin bir güç olma perspektifini ortaya koyuyordu.

Hakan Fidan’ın müsteşarlığı döneminde ise MİT, siyasi iradenin desteğiyle dışa açıldı. Üzerinde oyun kurulan bir ülke statüsünden oyun kuran bir ülke statüsüne geçiş süreci başlatıldı. En önemlisi küresel ve Batılı ülke gizli servisleri ile ilişki ve diyaloglarda mütekabiliyet esasları çerçevesinde bağımsız ve aktif bir istihbarat anlayışı ve yapılanmasına gidildi.

Günümüzde 2937 sayılı MİT Kanununda yapılacak değişikliklerin, ülkemizin ulusal güvenliğine yönelik tehdit oluşturan, dış ülke gizli servisleri ve yerli işbirlikçilerinin faaliyetlerinin engellenerek deşifre edilmesi ve yargı önüne çıkarılmalarına yönelik İKK birimlerinin, Batılı ülke gizli servisleriyle boy ölçüşebilecek şekilde hukuki alt yapı ve teknik donanım ve lojistik destekle güçlendirilmek istendiği açıkça görülüyor.

Ayrıca, MİT’e Bakanlar Kurulu kararı ile dış operasyon yetkisi verilerek, Türkiye’nin sert güç kullanma stratejisi doğrultusunda “caydırıcı gücünün” arttırılmasının hedeflendiği de anlaşılıyor.

26 Şubat 2014 tarihli MGK’da, Ulusal Güvenliğimizi tehdit eden yapılanmalar ve faaliyetlerin görüşüldüğünün açıklanması, MİT’in İKK ünitesinin güçlendirilmesine yönelik 2937 sayılı kanunda yapılması beklenen değişikliklerle birlikte düşünüldüğünde, Yeni Türkiye’nin bağımsızlık ve istiklal mücadelesinde son ayak bağı olan paralel yapı ve diğer yapılanmaların bitirilmesine yönelik devlet kararı alındığı anlaşılıyor.

“Şer zannettiğiniz şey sizin için hayır olabilir” ayet-i kerimesinde (Bakara Suresi, Ayet: 216) açıklandığı üzere, ülkemizi kaos ve istikrarsızlığa sürüklemek isteyen NEOCON-AİPAK çetesi ve yerli işbirlikçi paralel yapıyı zor günler bekliyor.

Yeni MİT Kanunu ile ilgili olarak, AK Parti milletvekilleri İdris Şahin ve Alpaslan Kavaklıoğlu tarafından, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve MİT Kanununda değişiklik yapılmasına dair yasa teklifi, yerel seçimler öncesinde kamuoyuna açıklanarak TBMM Başkanlığına sunulmuştu. Teklifin yasalaşması ise, kamuoyunda ulusal güvenlik politikaları ve stratejilerinin tamamen güvenlikçi bir perspektife indirgenmeden, demokratikleşme parametreleri ve reformları göz önüne alınarak, özgürlük ve güvenlik dengesi korunarak, toplumda tartışılması suretiyle geniş katılımcı bir toplumsal mutabakatın sağlanması ve kamuoyu tarafından benimsenmesi amacıyla seçim sonrasına ertelenmişti.

Yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde paralel devlet yapılanmasının desteğinden umduğunu bulamayan, muhalefet partileri, TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesine başlanan, MİT Yasası teklifine kamu yararı ve milli güvenlik açısından katkı sağlayacak yeni teklif ve yapıcı eleştirilerde bulunmak yerine, siyasi ve ideolojik bakış açısı nedeniyle, Başbakan Erdoğan ve MİT’i hedef alan inanılmaz, asparagas haber ve kara propaganda içerikli iddiaları ortaya atmayı tercih etmişlerdi.

Bu iddiaların en önemlisi son kanun değişikliği ile MİT’e iç operasyon yetkisi verildiğine yönelik dezenformatik gazetecilik ürünü haberin, hükümeti ve MİT’i hedef alacak şekilde analiz ve tartışma programlarında, akademisyen veya gazeteciler tarafından dile getirilmesiydi.

İç İstihbaratın evrensel olarak, paradigması sayılabilecek en önemli kuralı ve stratejisi; operasyon güvenliği açısından, istihbaratı alan ve operasyonu yapan birimlerin farklı ünitelerden oluşmasıdır. Emniyet müdürlüklerinde istihbarat birimleri veya MİT tarafından organize edilen planlı istihbarat operasyonları, suçun türüne göre terörle mücadele veya KOM şube müdürlüklerince icra edilmesi sanırım bu kuralın nasıl işlediğine yönelik açıklayıcı bir örnektir.

MİT’e yeni kanun taslağında verilen iç operasyon yetkisi yalnızca ‘Casusluk suçlarında ve devlet sırrının ifşasında’ söz konusudur. MİT’in görev ve yetki açısından hukuki sınırları, yeni yasada çerçevesi çizilerek, açıkça belirtilmiş ve dış istihbarat vurgusu yapılmıştır.

MİT’in görev tanımı ve sahası dış istihbarata ilişkin siber güvenlik, terörle mücadele ve ülke içine sızmış veya sızmaya çalışan başka ülkelerce ajanlaştırılmış casusluk faaliyetlerinin, (İKK) deşifre edilerek yargı önüne çıkarılması ile sınırlandırılmıştır. Türkiye’nin caydırıcı gücünü arttırmak gayesiyle terörle mücadele ve milli güvenliğe ilişkin konularda, Bakanlar Kurulu kararıyla, MİT’e dış operasyon yetkisi verilmesi ulusal güvenliğimiz açısından önemli ve yerinde bir karar olmuştur.

Kanun taslağında yer almayan ancak kamuoyunda yapılan tartışmalarda haklı olarak eleştirilen, MİT’in şeffaf, denetlenebilir ve hesap verilebilirlik açısından, parlamento denetimine tabi olmasına yönelik ek bir maddenin ekleneceğinin açıklanması, MİT Yasası üzerinden Başbakan Erdoğan aleyhine kişilik suikastı düzenlemeye çalışan paralel yapının etki ve nüfuz ajanlarının faaliyetlerini bir nebze olsun etkisiz kılabilmiştir.

Paralel Yapı’nın yeni yasa ile “özel hayatın gizliliğinin ihlal edileceği, MİT’in istisnasız herkesin telefonlarını legal veya illegal dinleyebileceği, sınırsız ve geniş yetkilerle donatıldığı yönünde kamuoyunu yasanın aleyhine yönlendirerek kışkırtmaya yönelik, dezenformasyon faaliyetlerinin sırrı, kanun tasarısının 8. maddesinde belirtilen, İKK faaliyetlerinin güçlendirilmesini engellemeye yönelik olduğu anlaşılıyor.

Yeni MİT Yasası taslağının, yerel seçimler öncesinde kamuoyuna açıklanması ve kamuoyunda yoğun bir şekilde tartışılması sonrasında, 30 Mart yerel seçimlerinde AK Parti’nin 2009 seçimine kıyasla oylarını 7-8 puan arttırmış olması bir anlamda, MİT Kanunu’nun, Türkiye halkı tarafından, reform niteliği taşıdığı ve Batılı ülke gizli servislerinin yetkileri açısından daha demokratik düzenlemeler içerdiği gerçeğinin kavrandığı, benimsendiği ve kabul gördüğünün önemli bir göstergesi olarak görünüyor.

Milli İstihbarat Teşkilatı’nı çağın gereklerine uygun hale getirilmesi ve diğer istihbarat teşkilatlarının imkan ve kabiliyetlerine kavuşturulabilmesi için hazırlanan yeni kanun taslağının, Türkiye’nin Orta Doğu ve dünyada söz sahibi olmasını istemeyen kolonyalist ülkeleri rahatsız ettiği aşikar. Ancak bağımsız ve güçlü bir Türkiye’nin dış dünyada caydırıcı gücünü arttırarak elini güçlendiren, batılı istihbarat servisleriyle boy ölçüşebilecek, yeni MİT perspektifinin ülke içinde, dışarıyla iltisaklı hangi güç odaklarını rahatsız ettiği bir o kadar önemli ve o kadar açık görünüyor.

Bülent ORAKOĞLU

SDE Başkan Danışmanı

09.03.2015
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi