Referandumda Neden EVET Diyoruz?
34

Anayasa değişikliği referandumunda yeterli “EVET” oyu çıkması halinde, Türkiye sadece bir yönetim biçimi değişikliğine gitmeyecektir. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi ile milletin iradesinin doğrudan yönetime yansıdığı, vesayet kurumlarının artık güç ve imkânlarını kaybettiği bir yeni döneme girilmiş olacaktır. Batılılaşma ideolojisi ile kayıtsız şartsız Batı sistemine teslim olan güç odakları zaten zayıflamış olan güçlerini tamamen kaybedecektir.

Bu yazımızda, 16 Nisan günü yapılacak Anayasa değişikliği referandumunda neden EVET dememiz gerektiği tarihi bir perspektiften ele alınmıştır. Tarihi perspektif, Cumhurbaşkanlığı sisteminin sadece bir yönetim tekniği değişikliğinden ibaret bir işlem olmadığı, bu referandumun kaybedilen bir devlet ve millet kimliğine yeniden kavuşmanın başlangıcı olduğunu, Batılı vesayet düzeninden kurtulmanın çok önemli bir adımı olduğunu ortaya koymaktadır.

Dünyada Sosyal ve Siyasi Yapının Değişmesi

Fransa'da meydana gelen 1789 İhtilalinin etkisi sadece Fransa’yla sınırlı kalmamış, tetiklediği milliyetçilik akımları bütün bir Avrupa’da feodal yapıların yerini merkeziyetçi ulus-devletlerin aldığı yeni bir süreci başlatmıştır. Bir yandan ulus devletler kurulurken, diğer taraftan tarım toplumlarının yerini hızla sanayi toplumunun alması ile üretim modelleri değişmiş, yeni sınıflar ortaya çıkmış, artan üretim için hammadde ve pazar bulma ihtiyacı yerel ve bölgesel ölçekten kıtalararası ticarete geçilmesini zorlamıştır. Ticaretin kıtalararası hale gelmesi Batılı ulus devletlerarasında bir sömürgecilik yarışını başlatmış, tüm dünya Batı’dan gelen bir yağma ve talan furyasına uğramıştır. Bu işgal ve yağma hareketi, yağma edilen coğrafyalara Batı medeniyetini götürme olarak sunulmuş ve meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.

Bu süreçte, Batı’nın işgal ve istilasına uğrayan Batı dışı büyük imparatorluklar kendilerini koruma ve ayakta kalma mücadelesi vermişlerdir. Osmanlı Devleti’nin Asya, Afrika ve Doğu Avrupa’daki toprakları da işte bu saldırı ve işgalin tam hedefine oturmuştur. Batı karşısında alınan askeri mağlubiyetler ve toprak kayıpları devletin yöneticilerini çare aramaya sevk etmiştir. Geleneksel kurumları ihya ve güçlendirme çabaları bir yandan Batı’dan gelen siyasi ve fikri akımların cazibesi diğer taraftan Batı’nın ekonomik ve askeri üstünlüğü karşısında etkili olamamıştır. Bu başarısızlık üzerine, çözümün Batı modellerinde arandığı, Batı’da gelişen kurumların ithal veya iktibas edilmesi ile sağlanacak bir değişim ve dönüşümün devleti kurtaracağına inanıldığı yeni bir yapılanma dönemine girilmiştir.

Batı’da Siyasi Egemenliğin “Halk”a İntikali

19. yüzyıl, Batı’da monarşilerin çöktüğü, aristokrasinin gücünü ortaya yeni çıkan sosyal sınıflara terk ettiği ve bu yeni sınıfların temsil ettiği yeni ideolojilerin yükseldiği bir yüzyıl olmuştur. Bu yeni dönemde, iktidarın toplumun temsilcileri aracılığıyla kullanılması gereken bir alan olduğu, siyasi egemenliğin “halk”ta olduğu, yönetim ilişkilerinin buna göre örgütlenmesi gerektiği inancı Batı toplumlarında yaygınlaşmıştır. Bu inancın yerleşmesi ile halk kesimleri siyasi iktidarı "siyasi partiler" marifetiyle ele geçirme yarışına girmiştir. Bu arada mevcut iktidarın gücünü sınırlamak için de "anayasacılık" hareketleri ortaya çıkmıştır.

Bizde Siyasi Egemenliğin “Bürokrasi”ye İntikali

Osmanlı Devleti’nde değişim iradesi ilk defa güçlü biçimde, III. Selim zamanında ortaya çıktı, ancak başarılı olamadı. Ardından hükümdar olan II. Mahmut,  askeri, idari, siyasi, sosyal, kültürel, eğitim, ekonomik ve sağlık alanları başta olmak üzere Batı kurumlarını iktibas etmeye dayalı “yenilik” ve “değişimi toplumun bütün alanlarına ve kesimlerine yaymaya çalıştı, merkezileşme ile desteklenen bir değişim hareketi başlattı. Daha sonra Sultan Abdülmecit, Abdülaziz ve Abdülhamid dönemlerinde de devam ettirilen bu değişim dolayısıyla, devlette ikili bir yapı ortaya çıktı. Bir yanda yeniye, Avrupalılığa, ıslahata yönelik olan yeni yapılar, diğer yanda ise eskiye, gelenekselliğe, muhafazakârlığa ait olan yapılar ve kurumlar mevcuttu. Bu ikili yapı ister istemez birbiriyle çatışmak durumunda idi. Neticede, Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ilânı ile merkezileşen bürokrasinin ulema başta olmak üzere geleneksel birçok kurumu tasfiye ettiği yeni bir nizama girilmiş oldu.

1839 yılında ilan edilen Tanzimat Hatt-ı Hümayunu ile 1856 Islahat Fermanı, değişimin ideolojik manifestosu mahiyetindeydi. Tanzimat Fermanını kaleme alan ve ilân eden Mustafa Reşit Paşa, mevcut problemlerin çözümünü gelenekten ve şeriattan kopuşta görüyor, bunu sağlayacak bir dizi kurumsal değişikliklere gidilmesini ve yeni kanunların (kavanin-i cedide) yapılmasını gerekli görüyordu. Tanzimat Fermanı, yeni nizamın İslami geleneklerden ve referanslarından açık bir kopuşu ifade ediyordu.

Mustafa Reşit Paşa, padişahın siyasi ve idari otoritesini, karar verme yetkisini sınırlandırarak fiilen bu yetkileri bürokrasiye devretmek istiyor, bürokrasinin kendisine engel olarak gördüğü, geleneksel toplumsal sınıfları ve rakip kurumları güçsüzleştirmeyi hedefliyordu. Bunun için, iktidarı fiilen devralmış olan üst bürokrasiye (Babıâli’ye) bağlı, merkezin emirlerini yerine getiren geniş bir memur kitlesi teşkil edildi.

Osmanlı Devleti’nde padişahlar tarafından kullanılan siyasi otoritenin büyük bölümünün yavaş yavaş bürokrasiye geçtiği, bürokrasinin idari işlevler yanında siyasi işlevler de görmeye başladığı yeni bir döneme giriliyordu. Bu süreçte Bâbıâli bürokrasisinin en büyük dayanağı, Batılı devletler ve onların İstanbul’daki büyükelçileri idi. Günümüze kadar devam eden Batıperest bürokratik vesayetin temelleri işte bu dönemde atılıyordu.

Batıcı bürokratların devleti tekellerine alma ve devleti geleneksel kodlarından uzaklaştırma çabalarına karşı ilk direniş hareketi, Kuleli Vakası olarak adlandırılan 1859’daki muhalefet hareketi oldu. Şeyh Ahmed Efendi liderliğindeki asker, ulema ve diğer sivil kesimlerden oluşan bir muhalefet hareketi, Batılı devletlerin iç işlerimize müdahalesine yol açan Batılılaşma hareketini önlemek ve buna cevaz veren Sultan Abdülmecid’i tahttan indirmek üzere teşebbüse geçti. Ancak, bu hareket teşebbüs halinde iken bastırıldı ve mensupları cezalandırılarak dağıtıldı.

Bâbıâli’nin siyasetteki gücü, 1876'da Abdülaziz'in tahttan indirilmesi ve katledilmesi ile kendisini iyice ortaya koydu. Mithat Paşa devlet idaresinde en etkili güç konumuna geldi. 

İlk Anayasa ve Meclis-i Mebusan

Mithat Paşa'nın kurduğu bir komisyon tarafından hazırlanan 1876 Osmanlı Anayasası (Kanun-ı Esasi)n 23 Aralık 1876 tarihinde Sultan Abdülhamid tarafından ilan edilmesiyle, Osmanlı Devleti ilk defa anayasalı devlet idaresine geçmiş oluyordu.

Kanun-ı Esasi, aynı zamanda bir parlamentonun kuruluşunu, işleyişini ve yetkilerini de belirlemekteydi. Meclis-i Umumi adı verilen ve iki ayrı heyetten oluşan Meclis'in Heyet-i Ayan bölümü atama ile Heyet-i Mebusan ise halkın seçtiği temsilcilerden oluşuyordu. Heyet-i Ayan, doğrudan doğruya padişah tarafından kayd-i hayat şartı ile atanacak kişilerden oluşuyordu. Meclisin ikinci heyetini oluşturan Heyet-i Mebusan ise her elli bin Osmanlı erkek nüfusuna bir temsilci düşecek şekilde halk tarafından seçilecek mebuslardan teşkil ediliyordu. Anayasaya göre, seçimler dört yılda bir ve gizli yapılacaktı, mebus sayısı asgari 130 olacaktı ve bunun 80'i Müslüman, 50'si de gayrimüslimlerden seçilecekti. Temsilciler kendilerini seçen milletlerini değil tüm Osmanlıları temsil edeceklerdi.

Ancak, Kanun-i Esasi’den öngörülen tarzda bir seçim yapılamadı, mebusların seçimleri Vilayet Meclisleri tarafından gerçekleştirildi. Bir bakıma Vilayet Meclisi üyeleri ikinci seçmen (müntehib-i sani) olarak kabul edilmiş ve onların seçtiği 115 kişi mebus olarak İstanbul'a gönderilmiştir.

93 Harbi olarak ta bilinen  Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilmesinden sonra, Kanun-ı Esasi Sultan Abdülhamid tarafından askıya alındı, Meclis süresiz olarak tatil edildi.

II. Meşrutiyet Dönemi

Tanzimat’la başlayan yenileşme hareketi, okullarda verilen pozitivist eğitimin etkisiyle, Batı değerlerini kutsayan ve bu değerlerin medeniyetin bizatihi kendisi olduğuna inanan, toplumun yukarıdan aşağıya doğru devlet eliyle eğitilmesi ve modernleştirilmesi gerektiğine düşünen, dini-geleneksel kurumları geri kalmışlığın sebebi gören bir sivil-asker bürokrat kuşağı oluşturmuştu.

Anayasayı geri getirme mücadelesi için yola çıkan ve 1908-1918 yılları siyasi hayatına damgasını vuran, aynı zamanda Cumhuriyet döneminin kurucu kadrolarını da sağlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarının pek çoğu işte bu kuşağın ideolojisi ile yetişmişlerdi. Cemiyet mensuplarının Selanik’te organize ettiği ayaklanma üzerine Sultan Abdülhamid, 24

Temmuz 1908'de yayımladığı bir tebliğle 1876 Anayasası'nı yeniden yürürlüğe soktu. Genel seçimler yapıldı ve 17 Aralık 1908'de Meclis-i Mebusan toplandı. 1909 yılında Sultan Abdülhamid, bürokrasinin tasarrufu, dış güçlerin desteği ile tahttan indirildi.

Toplumun yukarıdan aşağıya, laik ve milliyetçi bir formda, devlet ve seçkinler eliyle inşa edilebileceğine inanan İttihat ve Terakki Fırkası, iktidarı döneminde kökten bir laikleştirme ve modernizasyon programı uyguladı. Birinci Dünya Harbi’nin kaybedilmesi ile siyaset sahnesinden çekildi.

Cumhuriyet Dönemi

(Katı Vesayet Uygulaması)

İstiklal Mücadelesini yürütmek üzere 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi, toplumun bütün kesimlerini temsil eden ve en geniş katılımla oluşmuş çoğulcu yapıda bir meclisti. Büyük Millet Meclisi 20 Ocak 1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu kabul etti. KanûnEsâsî'nin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile çelişmeyen maddeleri ise 1924 anayasasının yürürlüğe girme tarihi olan 20 Nisan 1924'e kadar yürürlüğünü devam ettirdi.

Büyük Millet Meclisi, toplumu seçkin elitler eliyle modernleşme ve Batılılaştırma yanlısı Birinci Grup ile yine modernleşme yanlısı ama Jakobenizmi benimsemeyen bunun yanı sıra dini hassasiyeti de bulunan İkinci Grup mensuplarından meydana geliyordu. 1.Meclis’in Lozan Antlaşması’nı imzalamayacağı ortaya çıkınca, Meclis fesh edildi ve Haziran 1923’te yapılan seçimle muhalif olan İkinci Grup üyelerinin neredeyse tamamı tasfiye edildi. 2.Meclis, Lozan Antlaşması’na imza atacak ve sert batılılaşma devrimlerine onay verecek kişilerden atama yoluyla seçilmişti. 1924’te Hilafetin ilgası ile devletin İslam’la olan resmi bağları tamamıyla koparıldı. Tasfiyeye uğrayan İkinci Grup mensupları, 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF)’ kurdular. Parti tüzüğünde cumhuriyetin, liberalizmin ve demokrasinin benimsendiği aynı zamanda dini inançlara da saygılı olunduğu açıklandı. Ancak, İhanet-i Vataniye Kanunu, Takrir-i Sükun Kanunu ve kurulan İstiklal Mahkemeleri eliyle şiddet ve baskı uygulanmak suretiyle devrimlere olan itiraz sindirildi. TCF Haziran 1925’te kapatıldı, ülkeye genel bir sessizlik ve korku hâkim oldu.

Siyaset, halka kapalı ancak asker-sivil aydın ittifakına, yani bürokrat seçkinlere mahsus bir alan haline geldi. Tam bir tek parti yönetimi tesis eden Kemalist kadrolar, laik ve rasyonel bir kültürün ve toplumun yaratılmasının bizi muassır medeniyetler seviyesine çıkaracağına inanıyorlardı. Halkı bu manada dönüştürme misyonu, halkın vasileri konumuna oturan bürokrat aydınların görevi olmuştu. 1923’ten 1950 yılına kadar ülke doğrudan asker ve sivil bürokrasi tarafından katı bir vesayet anlayışıyla yönetildi. Din toplumsal hayatın tamamen dışına itildi, hatta radyoda Türk müziğinin bile yasaklandığı bir dönem yaşandı.

Çok Partili Sistem

(Örtülü Vesayet Demokrasisi)

1945’te sona eren İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya iki kutba ayrılmıştı ve Türkiye tercihini Batı blokundan yana yapmıştı. Kendisini “Demokrasi Bloku” olarak da tanımlayan Batı Blokunda yer almanın gereği olarak Türkiye çok partili sisteme geçme mecburiyetinde kaldı. Öte yandan Türkiye, Batı Blokunun askeri güvenlik kurumu olan NATO’ya 1952 yılında dâhil oldu ve Batı ile bütünleşme projesi askeri birliktelik boyutuna da taşındı.

1950’de Demokrat Parti (DP)’nin iktidara gelmesiyle siyaset, asker-sivil bürokrasinin ayrıcalık alanı olmaktan çıktı. Halkın temsilcilerinin milletvekili seçildiği ve halkın taleplerinin siyasete yansımaya başladığı yeni bir döneme girildi. Kendisini devletin gerçek sahibi ve cahil toplumun vasisi sayan bürokrat seçkinler 1950-60 yılları arasında uygulanan politikaları hep kaygıyla izlediler.

DP kendisini milli iradenin temsilcisi olarak ilan ederken, CHP ve seçkinler toplumun taleplerinin siyasete yansımasını Atatürkçü düşünceden bir sapma olarak nitelediler. Seçkinlere göre çağdaşlaşmanın önündeki en büyük engel olan gelenek ve din tekrar siyaset eliyle meşruiyet kazanıyordu. Çok partili sistemden vaz geçilemeyeceğine göre, toplumun gerici taleplerinin siyasete yansımasının engellenmesi ve çağdaşlaşmanın kesintiye uğramaması için seçkinlerin siyasete vesayet etmesini sağlayacak yeni bir düzen tesisine ihtiyaç vardı.

İşte DP’yi iktidardan uzaklaştıran 27 Mayıs 1960 askeri darbesi, siyaseti bürokrat seçkinlerin denetimi altında tutacak bir yarı-vesayet rejiminin kurulmasının yolunu açtı. Ordu içerisinde NATO ile uyumlu olmayan binlerce subay emekliye sevk edildi ve tazminatları ABD tarafından ödenerek tasfiye edildi. Artık NATO ile tam bir uyum içinde çalışacak bir ordu düzenine geçilecekti. NATO 1970’li yıllardan itibaren Gladyo örgütlenmesi sayesinde, toplum içi çatışmaların planlayıcısı olarak anılacaktı.

Askeri darbeden sonra yapılan 1961 Anayasası, milletin iradesine bürokrasiyi ortak eden ve milletin iradesini sınırlayan bir sistem getirdi. 1924 Anayasası’nda “TBMM, milletin yegâne ve hakiki mümessili olup millet namına hakk-ı hâkimiyeti istimal eder” hükmü, darbecilerin yaptırdığı anayasada “Millet egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır” hükmüyle değiştirilerek, meclis milletin yegâne ve hakiki mümessili olmaktan çıkarıldı. Yetkileri yeni ihdas edilen bürokratik kurumlara dağıtıldı.

Söz konusu vesayet kurumlarının en önemlilerinden birisi Cumhuriyet Senatosu’ydu. İçinde bürokratik seçkinlerin yer aldığı Cumhuriyet Senatosu kurularak iki meclisli sisteme geçildi. 1982 yılındaki anayasa değişikliği ile tek meclis sitemine dönülünceye kadar devam eden Cumhuriyet Senatosu ile Meclisin Anayasa değişikliği tasarrufunda bulunmasının önüne geçilmek istendi, seçkinlerin güven duymadığı Meclisin kontrol altında tutulması tasarlandı.

Tek bir partinin iktidarı tek başına ele geçirmesinin önüne geçmek üzere, seçimlerde çoğunluk sistemi yerine nispi temsil sistemi getirildi.

Askeri ve sivil bürokrasinin seçilmiş hükümetlere duyduğu güvensizlik nedeniyle, Batıcı-laik ideolojileri namına Yasamayı denetim altında tutacak, frenleyecek bir kurum olarak Anayasa Mahkemesi kuruldu.

Danıştay’ın yetkileri genişletilerek yürütme üzerindeki gücü artırıldı. Uygulamada, Danıştay’a verilen sıkı denetim görevinin iktidarı iş yapamaz hale soktuğu dönemler yaşandı. 1965'ten 1971'e kadar 1400 hükümet kararnamesinin Danıştay’ca iptal edilmiş olması, Danıştay’ın hükümet faaliyetleri üzerindeki sınırlayıcı etkisini açıkça göstermektedir.

1961 Anayasası ile askerlerin siyasal sistem içinde ayrıcalıklı konumunu güçlendiren düzenlemeler yapıldı. Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmış olan Genel Kurmay Başkanlığı, tekrar Başbakanlığa bağlandı ve idari sistem içindeki konumu güçlendirildi. Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) kurularak askerlerle ilgili idari uyuşmazlıklar sivil yargının denetiminden çıkarılarak hiyerarşiye teslim edildi.

İhdas edilen Milli Güvenlik Kurulu, TSK’ni MGK yoluyla egemenliği kullanmada söz sahibi kurumlardan birisi haline getirdi. Devletin iç ve dış politika önceliklerinin belirlenmesinde askeri bürokrasi hükümete ortak oldu. MGK’nın kurulma gayesi, fiili darbeye hacet bırakmadan, siyaset üzerinde sürekli askeri vesayeti devam ettirmekti.

Öte yandan, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)’nın kurulmasıyla ekonomik olarak, TRT’nin özerkleştirilmesi suretiyle propaganda imkânını elinde bulundurarak, bürokrasi siyaset karşısında kuşatıcı güç mekanizmaları oluşturdu. Özerklik verilen kuruluşlar aynı zamanda yönetimin bütünlüğünü de bozdular. Bu düzenlemelere ilaveten, üniversiteler ve basın, vesayetçi düzenin meşrulaştırıcı aygıtları olarak görev yaptılar.

Vesayet düzenini koruma ve Türkiye’yi Batı ekseninde tutma gayreti ile yapılan bütün bu düzenlemelere rağmen, 1960-1980 dönemi belki de Türk siyasetinin en istikrarsız dönemi olmuştur. Vesayet düzeni, gücünü devam ettirmek ve kendini ihtiyaç halinde tutmak için toplumun pek çok kesimindeki çatışmaları körüklemiştir. 1960-1980 döneminde yaşanan sağ-sol eylemleri, alevi-Sünni çatışmaları, Kürt-Türk ayrışması bunun kanlı örnekleridir.

Örtülü Vesayetin Tahkimi

1971 ve 1980 askeri müdahaleleri ile siyasal sistem üzerindeki Batıcı-laik elitin vesayetini güçlendirecek yeni düzenlemeler yapıldı.

12 Mart 1971 Muhtırası sonrası yapılan düzenleme ile 1961 Anayasası’nda MGK’nın görevi Bakanlar Kurulu’na “bilgi sunmak” iken, 1971 Muhtırası sonrasında bu yetki “tavsiyede bulunmak” şeklinde genişletildi. TSK aynı zamanda Sayıştay denetiminden de muaf tutuldu. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldu. Askerin sistem üzerindeki hâkimiyeti pekiştirildi ve sorgulanamaz hale getirildi. 1971’de kurulan TÜSİAD vesayet rejiminin en büyük destekçisi oldu. İzleyen dönemlerde hükümet düşürmelere kadar varan müdahalelerde bulundu.

12 Mart Muhtırasından sonra siyaset bir daha toparlanamadı. Türkiye, karar alamayan, alsa bile kararların uygulanamadığı koalisyon dönemlerine girdi. Devlet otoritesinin zafiyete uğradığı bu dönemde artan şiddet olayları 12 Eylül 1980 darbesini getirdi. 1960 Darbesi gibi 1980 Darbesi de Batı dünyasından tepki almadı. Hatta sonuçları itibariyle, ABD-NATO konseptine hizmet ettiği anlaşıldı.

1980 askeri darbesinin ardından yapılan 1982 Anayasası’nda, Bakanlar Kurulu’na MGK kararlarını “öncelikle göz önüne alma” zorunluluğu getirildi. MGK, sistem içinde adeta fiili bir ikinci hükümet konumunu kazandı.

1982 Anayasası’nın getirdiği en güçlü vesayet kurumu Cumhurbaşkanlığı oldu. Parlamenter demokratik sistemin ruhuna aykırı bir şekilde, sorumsuz bulunan Cumhurbaşkanı, bütün sistemi kontrol edecek güçlü yetkilerle donatıldı. Bakanlar Kurulundan bağımsız biçimde kullanacağı çok önemli yetkiler verildi ve özerk bir güç haline getirildi. 1982 Anayasası’na göre Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçme yetkisine sahip oldu. Anayasa Mahkemesi’nin sistem içindeki yeri ve Cumhurbaşkanı’nın yasalar ve Anayasa’da değişiklik yapan yasaların iptali için bu mahkemeye başvurma hakkı dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesi üyelerini seçen cumhurbaşkanına meclis üzerinde büyük bir tahakküm gücü verilmişti.

Cumhurbaşkanının MGK gündemini hazırlama yetkisine sahip olması dolayısıyla, Cumhurbaşkanı MGK’yı kullanarak hükümetler üzerinde baskı kurabilme ve istediği politikaların yürürlüğe konulmasını isteme hakkına kavuştu.

1990’lı yıllar, vesayet kurumlarının kanlı olayları en azından seyrettiği bir dönem oldu. Binlerce faili meçhul cinayet işlendi. Kürt meselesinin çözümü için çaba gösteren -başta cumhurbaşkanı Turgut Özal olmak üzere- siyasetçiler, askerler, gazeteciler, aydınlar ve sivil halk faili meçhul cinayetlere kurban gittiler. Binlerce faili meçhul cinayet aydınlatılamadı ve dosyalar birer birer zamanaşımına uğratıldı.

Vesayet Kurumlarının Gücünün Kırılması

2003’te iktidar olan AK Parti ilk günden itibaren vesayet kurumlarının engellemeleri ile mücadele ederek 14 yılını doldurdu. Özellikle 2007 yılından sonra, vesayet kurumlarının açık müdahalesine maruz kaldı. Parti kapatma davasını, 27 Nisan Muhtırasını atlatan AK Parti, 2010 yılındaki 26 maddelik Anayasa değişikliği ile Türkiye'de vesayetçi sistemi büyük ölçüde değiştirdi. Darbe dönemlerinde, anayasal düzenlemeler ile getirilen vesayet kurumlarının çoğunu işlevsiz hale getirdi.

Ancak bu defa vesayetin gerçek sahipleri ile karşılaştı.

Haziran 2013’te yaşanan Gezi olayları, 17-25 Aralık 2013 FETÖ’cü darbe girişimi, 22 Temmuz 2015’te başlayan PKK’nın özerklik kalkışması ve nihayet 15 Temmuz FETÖ-NATO Darbe teşebbüsü AK Parti hükumeti ve Devlete karşı Batılıların bizatihi organize ettikleri saldırılar olarak tarihe geçti. Artık, Batıcı-Laik ideolojiden ve Batı sisteminden kopuşu gören Batı dünyası, Türkiye’ye karşı doğrudan saldırıya geçmeyi tercih etmişti. Şükürler olsun ki, bütün bu saldırılar savuşturuldu.

16 Nisan Referandumu’nu yurtdışındaki Türklere anlatmak ve Evet oyu vermelerini sağlamak için Avrupa’ya gitmek isteyen ya da giden Türk Bakanların, siyasetçilerin karşılaştıkları diplomatik teamüllere ve insan haklarına aykırı muameleler, Batılı ülkelerin Evet oyu çıkmasından son derece rahatsız olduklarını açıkça ortaya koydu. Hayır kampanyası yürütenlere ve terör örgütlerine kucak açan Batılı ülkelerinin Referandumdan Evet çıkmasından bu kadar ürkmeleri manidardır.

Referandum’da “EVET” Ne Getirecektir?

Her şeyden önce referandum ’da “HAYIR” oyu kullanmak, Tanzimat’tan bu yana devam eden ve Türkiye’yi bir sömürge haline getiren Batılılaşma çabalarına, onların vesayet kurumlarının varlığına onay vermek demektir. Parlamenter sistemi kutsayanlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geçtiğimiz çok partili sistemde hiçbir zaman halkın iradesinin yansımasına müsaade edilmediğini, Sağ-Sol, Alevi-Sünni, Kürt-Türk çatışmalarının bu dönemde ortaya çıktığını ve bu çatışmaların askeri vesayeti meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığını görmezden gelmektedirler.

Anayasa değişikliği referandumunda yeterli “EVET” oyu çıkması halinde, Türkiye sadece bir yönetim biçimi değişikliğine gitmeyecektir. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi ile milletin iradesinin doğrudan yönetime yansıdığı, vesayet kurumlarının artık güç ve imkânlarını kaybettiği bir yeni döneme girilmiş olacaktır. Batılılaşma ideolojisi ile kayıtsız şartsız Batı sistemine teslim olan güç odakları zaten zayıflamış olan güçlerini tamamen kaybedecektir.

Öte yandan;

Cumhurbaşkanlığı sisteminde, hükümet üyelerinin dışarıdan atanması ile (Meclis içinden atanması halinde milletvekilliği düşecektir), Meclisin denetim fonksiyonu daha da güçlenecektir. Bu aynı zamanda Türk siyasetinin onulmaz yarası, siyaset-menfaat ilişkisini de büyük oranda sona erdirecektir. Sorumsuz ancak güçlü yetkilere sahip cumhurbaşkanı ile başbakan arasındaki çift başlılık ortadan kalkacaktır. 1982 Anayasası’na göre sorumsuz olan cumhurbaşkanı eylem ve işlemlerinde Meclis denetimine ve yargı sorumluluğuna tabi olacaktır.

16 Nisan’da Referanduma sunulan anayasa değişiklikleri ana hatları ile aşağıda kısa maddeler halinde özetlenmiştir.

Meclis’in Çalışmasına İlişkin Düzenlemeler

- Milletvekili sayısı 550'den 600'e çıkarılacak.

- Milletvekili seçilebilme yaşı 25'ten 18'e indirilecek.

- TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri, 5 yılda bir aynı gün yapılacak.

- Süresi biten milletvekili tekrar seçilebilecek.

- Kanun teklif etme yetkisi sadece milletvekillerine ait olacak.

- Meclis, denetim ve bilgi edinme yetkisini, "Meclis araştırması", "Genel görüşme", "Meclis soruşturması" ve "Yazılı soru" yoluyla kullanacak.

- TBMM cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında soruşturma açılmasını isteyebilecek. 

- Soruşturma raporundan sonra Meclis, Cumhurbaşkanını Yüce Divan’a sevk edebilir.

- TBMM, üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu ile seçimlerin yenilenmesine karar verebilecek. 

- Bu takdirde, Meclis seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılacaktır.

Cumhurbaşkanı’nın Görev ve Yetkileri

- Cumhurbaşkanının partisiyle ilişiği kesilmeyecek

- Cumhurbaşkanlığına, seçimlerde geçerli oyların en az yüzde 5'ini alan partiler ile en az 100 bin seçmen aday gösterebilecek.

- Cumhurbaşkanı seçiminde birinci oylamada gerekli çoğunluğun sağlanamaması halinde, belirtilen usule göre ikinci oylama yapılacak.

- Seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday cumhurbaşkanı seçilecek. 

- Cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıl olacak. Bir kişi en fazla 2 kez cumhurbaşkanı seçilebilecek.

- Üst kademe kamu yöneticilerini atayıp, görevlerine son verecek.

- Cumhurbaşkanı "Devlet başkanı" olacak, yürütme yetkisini üstlenecek, Başkomutanlığı temsil edecek. 

- Cumhurbaşkanı, anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunacak. 

- Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilecek.

- Kanunda açıkça düzenlenen konularda cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacak.

- TBMM'nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz olacak.

- Cumhurbaşkanı, kanunda düzenlenen ilgili şartların gerçekleşmesi halinde OHAL ilan edebilecek. 

- Bütçeyi Cumhurbaşkanı Meclise sunacak.

- Hakkında soruşturma açılmasına karar verilen cumhurbaşkanı seçim kararı alamayacak.

- TBMM'nin bir sonraki seçimi ve Cumhurbaşkanı seçimi, 3 Kasım 2019 tarihinde birlikte yapılacak.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Bakanların Görev ve Yetkileri

- Bakanlar Kurulu olmayacak. Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılacak ve yerine getirilecek.

- Cumhurbaşkanı, bir veya daha fazla cumhurbaşkanı yardımcısı atayabilecek.

- Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları atayacak ve görevlerine son verecek.

- Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından cumhurbaşkanı tarafından atanacak ve görevden alınacak.

- Milletvekilleri, cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakan olarak atanırlarsa üyelikleri sona erecek.

Yargıya İlişkin Düzenlemeler

- Anayasa'nın "Yargı yetkisi" başlığında değişikliğe gidilecek. Buna göre, yargı yetkisinin, Türk milleti adına "Bağımsız ve tarafsız" mahkemelerce kullanılacak.

- Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun adı, Hakimler ve Savcılar Kurulu şeklinde değişecek.

- Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve askeri mahkemeler kalkacak.

- Disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamayacak.

Sinan TAVUKCU

SDE Yüksek İstişare Kurulu Üyesi

22.03.2017
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi