Suriye İç Savaşı ve Bölge Ülkelerinin İstikrarsızlaştırılması
33

Mart 2011'de başlayan ve milyonlarca insanı mülteci durumuna düşüren Suriye'deki iç savaş muhtemelen II. Dünya Savaşından sonra yüzyılın en büyük trajedisidir. Bugün Suriye sadece harita üzerinde var olan bir ülkedir. Yakın bir gelecekte Suriye'yi yönetebilecek bir hükümet de söz konusu değildir. Zira iç savaş, ülkenin coğrafi ve toplumsal bütünlüğünü bozdu. 

Birleşmiş Milletler verilerine göre bu savaşta 4 milyon kişi mülteci durumuna düştü, ülke içinde 7,6 milyon kişi evlerini bırakıp başka yerlere göç etmek zorunda kaldı. Bir anlamda Suriye nüfusunun yarısından fazlası mülteci haline geldi. Yüz binlerce insan öldü veya yaralandı. Hapishaneler erkekler, kadınlar ve hatta çocuklarla dolup taşıyor. Yargısız infaz ve korkunç işkence metotları yaygın olarak görülüyor. İnsanlar açlık ve hastalıklar nedeniyle hayatlarını kaybediyor. Tüm insanlığa ait olan kültürel miras ve muhteşem mimari eserler enkaz altında kaldı. Halep, Humus ve Hama başta olmak üzere pek çok şehir ağır bir yıkıma uğradı. Suriye halkı kitleler halinde parçalanmaya, tehcire, şiddete maruz kaldı.

Devlet bütün kurumlarıyla ortadan kalkınca mezhep ve etnik temelli oluşan gruplar hâkimiyet kurdukları coğrafi bölgelerde daha fazla nüfuz elde edebilmek için birbirleriyle savaşmaya başladılar. Suriye rejimi halkın meşru taleplerine olumlu yanıt vermiş olsaydı radikal örgütler Suriye'de bu kadar kolay zemin bulamazdı. Suriye rejimi halkın meşru taleplerine karşılama yerine bunları tarihte eşi görülmemiş bir biçimde etnik ve mezhep temelli bir iç savaşa dönüştürdü. Bu da doğal olarak benzer toplumsal yapılara sahip olan komşu ülkelerin istikrarını tehdit etmektedir.

Suriye'deki bu insanlık dramıyla baş etmeye çalışan komşu ülkeler; Türkiye, Irak, Ürdün ve Lübnan'ın kendi içinde birçok ekonomik ve toplumsal problemleri vardır. BM kayıtlarına göre Ürdün'de 500 bin, Lübnan'da 450 bin civarında mülteci bulunmaktadır. Türkiye'deki mülteci sayısı ise 1,8 milyonu aştı. Örneğin bu ülkelerden biri olan Ürdün'ün ekonomisi tamamen dışarıya bağımlıdır. Suriye ile 600 km sınırı olan Irak'ta bir iç savaş hali yaşanmaktadır. Mültecilerin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan Lübnan'ın ise yakın tarihte yaşadığı iç savaşlardan dolayı kırılgan bir yapısı vardır ve ekonomisi son derece yetersizdir. Lübnan hükümeti Suriye konusunda resmi olarak tarafsız kalmakla birlikte kamuoyu fiilen bu konuda ikiye bölünmüş durumdadır: 14 Mart hareketi Suriye muhalefetini desteklerken Hizbullah, Esed'i desteklemektedir. Bu bölünmüşlük Lübnan'ın güvenliğini ciddi anlamda tehdit etmektedir. Fakat Lübnan ve Ürdün için en büyük mesele güvenlik bir tarafa sosyal ve iktisadi birçok probleme sebebiyet veren ve sayıları yüz binleri bulan mültecilerdir. İktisadi ve toplumsal problemler doğal olarak beraberinde işsizliği, fakirliği ve marjinalleşmeyi getirmektedir. Türkiye ise, Suriye iç savaşından en çok etkilenen ülkelerin başında gelmektedir. Mültecilerin temel insani ihtiyaçlarının karşılanması konusunda ciddi harcamalar yapmak durumunda kalmıştır. 2014 Kasım ayı itibariyle Suriyeli mültecilere 4,6 milyar doların üzerinde harcama yapıldığı söylenmektedir. 

Suriye'deki İç Savaş Bölge Ülkelerinin İstikrarını Tehdit Etmektedir

Suriye’de 5. yılına giren savaş, coğrafi olarak bütün bölge ülkelerini içine alan bir kara deliğe dönüşme istidadına sahiptir. Bunun önemli nedenlerinden birisi iç savaş büyüdükçe bölgesel ve uluslararası bir takım güçlerin Orta Doğu'da nüfuz elde edebilmek için rekabet halinde olmaları, savaşan taraflara mali ve askeri destekte bulunmalarıdır. Bu da savaşın uzaması, Suriye'ye komşu olan ülkelerin etnik ve mezhep temelli bu savaştan doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmesi anlamına gelmektedir. Bu yapısıyla Suriye iç savaşı kronik ve tehlikeli bir hal almaktadır. Dolayısıyla bu savaş, salt Suriye'nin coğrafi sınırları içerisinde cereyan etmemektedir. Bölgesel bir savaştır. Bir takım bölgesel ve uluslararası güçlerin doğrudan veya dolaylı olarak müdahil olduğu bir vekâlet savaşıdır. Bölge ülkelerinden birinin müdahalesi, diğer bölge ülkelerini doğrudan doğruya etkilemektedir.

İlaveten Suriye'de bulunan etnik ve mezhebi yapıların komşu ülkelerde uzantıları vardır. Bölge ülkeleri benzer sosyal yapıları içermektedir. Dolayısıyla iç savaşın seyri ve gelecekte nasıl şekil alacağı ile ilgili beklentiler ciddi anlamda Suriye'nin komşularını yakından ilgilendirmektedir. Tehlikeli mezhepsel gerginlik, mültecilerin sayısındaki büyük artış, her gün gerçekleşen gaddarlıklar ve yayılan istikrarsızlık Suriye’deki iç savaşı küresel bir tehdit haline getirmektedir. Türkiye'de son zamanlarda meydana gelen hadiselerin arkasında ki temel saiklerden birisi de kanaatimce budur.

Suriye'deki iç savaş bu yönüyle Somali'ye benzemektedir. Somali'de 20 yıla yakın devam eden iç savaş sonucunda devletin bütün kurumları tahrip edildi. Sonuçta terörün, işlenen cinayetlerin ve hukuksuzluğun kol gezdiği bir ülke haline geldi. Benzer şekilde Suriye'de de devletin bütün kurumları tahrip edildi, ülke küçük kantonlara ayrıldı. Bazı bölgeler Suriye rejiminin kontrolü altındayken bazı bölgelerde ise farklı muhalif gurupların hâkimiyeti söz konusudur.

Fakat nedense uluslararası güç dengelerini elinde tutan devletler bu duruma sessiz kaldı. Birçok ülke Esed'in görevi bırakması için barışçıl ve demokratik bir geçişin olabilirliğinden söz etmektedir. Oysa bu aşamada böyle bir şeyin olma ihtimali söz konusu değildir. Zira diplomasi iflas etmiştir.

Sonuç itibariyle bugün Orta Doğu, siyasi açıdan dünyanın en istikrarsız bölgelerinden biridir. Bu nedenle problemin çözümü yönünde iki şeyin yapılması gerekir.

Birincisi: Suriye'ye komşu ülkelerin iç savaştan etkilenmemeleri için iç savaşın ve beraberinde getirdiği problemlerin çözümü yönünde ciddi çaba harcanmalıdır. İran, Çin ve Rusya'nın rejime daha fazla yardımda bulunmamaları için ikna edilmeleri gerekir. Zira Esed rejimine yapılan mali ve askeri yardımlar mültecilerin sayılarındaki artışa ve her türlü şiddetin yayılmasına zemin hazırlamaktadır. Geçici de olsa ateşkesin sağlanması, insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması, evlerine geri dönebilmeleri için güvenli bir koridorun oluşturulması gerekir.

İkincisi: Günümüzde Orta Doğu'da; ideolojik, mezhebi ve etnik farklılıklar savaşlara sebebiyet vermektedir. Bölgenin ekonomik kaynakları halkın refahına değil de silah üreticisi ülkelere gitmektedir. Bu nedenle aidiyeti ne olursa olsun bu coğrafyada yaşayan bütün siyasetçilere, aydınlara, din adamlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Ayrım gözetmeksizin -hangi etnik kökene, hangi dine veya hangi mezhebe aidiyeti olursa olsun fark etmez- Orta Doğu'da var olan bütün halkların, devletlerin bir takım uluslararası güçlerin ajandalarını değil kendi ajandalarından hareketle yüzyıllardır birlikte yaşadıkları bütün halkların hakkına ve hukukuna riayet ederek tarihten kendilerine tevarüs eden coğrafi sınırların dışına çıkmaksızın birlikte yaşama kültürüne katkıda bulunmaları, farklılıklara karşı hoşrülü olmaları gerekmektedir. Diğer türlü bu coğrafyada savaşlar bitmez. Zira bu coğrafya, insan hayatının en ucuz ve en bol olduğu bir yerdir. Bu coğrafyadaki savaştan nemalanan bir takım uluslararası güçler de savaşmak isteyenlere silah tedarik etmekten çekinmeyeceklerdir.

 

Doç. Dr. Cevher ŞULUL

Harran Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi

04.09.2015
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi