Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Yeni Trendler
31

Bugünün soykırımlarına bir dizi çıkar ilişkisi içinde kayıtsız kalan Almanya'nın 101 sene önce gerçekleşmiş bir olayda soykırım ve trajedi araması, oradan kendine insani sorumluluk rolü yazması ne kadar inandırıcı olabilir? Böyle bir politik ajitasyon, tarihe ne kadar ışık tutabilir veya bugün insanların birbirini daha iyi anlamasına, barış içinde beraber yaşamasına ve sorunlarının çözümüne ne faydası olabilir?

Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Yeni Trendler

Türkiye ile AB arasında zaten belli bir takvime bağlanmış olan serbest dolaşım ve vize muafiyeti anlaşmasının getirilip göçmenler için çözüm paketine konulması, kabul edelim ki tam bir Avrupa kurnazlığı örneğiydi. Türkiye'ye mülteciler için önerilen çözüm paketinin BM mülteciler hukukuna aykırı olmasını bile göze almıştı AB.

İnsan hakları konusunda işgüzarca bir duyarlılığı “Avrupa Değerleri”nin propagandası için sergileyen AB'nin mülteciler karşısında düştüğü bu zavallı durum, Avrupa idealinin içinin ne kadar boş olduğunu da göstermektedir. Avrupa Birliği Suriye'de her gün ayrı bir sahnesi yaşanmakta olan insani trajediye karşı kılını kıpırdatmak için ancak bu trajediden kaçan insanların kendi kıyılarına mülteci olarak vurmalarını bekledi.

Kıyılarına vuranlar mültecilerin sadece cesetleriyse yine sorun yoktu onun için. Ama bu mülteciler gelip kendi konforunu paylaşmaya talip olunca AB'nin bir anda Suriye'deki durumla biraz daha farklı bir düzeyde ilgilenmeye başladığını gördük.

AB mülteci sorununu en ucuz maliyetle karşılayabilmek için Türkiye'nin yardımına ihtiyaç duyuyor. Ama Türkiye'yi yardıma çağırmak için bile Türkiye'ye vaat ettiği şey, zaten önceden verilmiş vize muafiyeti sözünde durmaktan başka bir şey olmuyor. Gerçekten de 2013 yılında söz verilen ve mutabık kalınan takvimde 2016 yılının Ekim ayında geçilmesi düşünülen serbest dolaşım uygulaması bu paketin içine konuluyor. Üstelik bunu da öyle koşulsuz vermiyor. Terör tanımının yeniden yapılması ve terörle mücadelenin yumuşatılması talebini de Türkiye'nin yerine getirmesi gereken bir yükümlülük olarak paketin içine usulca yerleştiriyor. Bu Avrupa kurnazlığı, her şeyi bedavaya getirme, harcadığından da kazanma açgözlülüğü, bütün kötü niyetlerini de açığa çıkarıyor.

Türkiye her gün sahada terörle mücadelede şehitler vermekteyken, AB'nin Türkiye'ye bu ahlaksız teklifi yapabiliyor olması, esasen Türkiye'nin AB ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmesini gerektirecek bir hareket.

Kendi ülkelerinde binde biri bile gerçekleştiğinde teröre karşı faşistçe uygulamaları hemen devreye sokabildiklerini gördük, görüyoruz. DAEŞ terör örgütünün Avrupa içinde topu topu birkaç ölümcül eylemi vardır, ama bugün hiç kimse Avrupa'nın terör karşıtı refleksleri karşısında DAEŞ terörü lehine en ufak bir propagandaya veya terörü meşrulaştırıcı bir söyleme girişemez. Avrupa demokrasisi ve ifade özgürlüğü hemen sınırlarını DAEŞ'e göre yeniden ayarladı ve en katı halini aldı. Fransa ve Belçika'da sıkıyönetim uygulamaları halen devam ediyor.

Türkiye'de terörü alenen savunan bir siyasi parti zaten var. Gerçi, böyle bir partinin bu hali toplumun tahammül sınırlarını fazlasıyla aşıyor. Buna karşılık teröre bulaşmasa, gerçekten siyaset sınırlarında kalabilse, Türkiye'nin demokrasisi ve ifade özgürlüğü sınırları bu siyasal partiyi de yan oluşumlarını da kucaklayacak genişliğe sahiptir. Türkiye'nin bugün demokrasi eksiği yok, fazlası bile var ve bu fazlalık terörün, cinayetin, caniliğin, teröre yardım ve yataklığın normalleşmesine, haklılaştırılmasına yol açıyor. Teröre fiili veya söylemsel yardım ve yataklığın olduğu bir yerde terör hâkimiyeti söz konusu olur. Kimse kimseyi kandırmaya kalkmasın, hiçbir demokrasi kendi sınırlarını bu kadar geniş tutamaz.

Buna mukabil, kendi acıları karşısında bütün ilkelerini ve demokrasi sınırlarını askıya alan AB'nin Türkiye'nin mustarip olduğu teröre karşı sergilediği bu kayıtsızlık, hatta destek, ilişkinin bu halde gitmesinin önünde bir engel haline gelmiştir. Bu hareket AB'nin Türkiye'ye karşı teröre aleni desteğidir ve Türkiye'ye karşı bir yanlış olmadan önce bir suçtur. AB bu suçu işlemeyi neredeyse rutin hale getirmiş bulunuyor. AB milletvekillerinin PKK militanlarıyla birlikte PKK marşlarını heyecanla söylerken verdikleri pozlar hesabı verilmesi gereken bir terörü destek ve teşviktir. Ve teröre destek veren bir Birlik Türkiye'de demokrasi veya insan haklarıyla ilgili herhangi bir süreci sorgulamadan önce kendi suçunun hesabını vermek durumunda olmalıdır.

Mülteci sorunu konusunda Türkiye'den insanlık dersi alması gereği ortaya çıkmış olan AB'nin şimdi terörle mücadele konusunda da Türkiye'ye ders vermekten çok uzak olduğunu, aksine demokrasi sınırlarında terörle mücadelenin nasıl yapılabildiği konusunda çok şey öğrenebileceği bir konumda olduğunu görmesi gerekir.

Her gün Türkiye'nin değişik yerlerinde onlarca terör saldırıoluyor ve bu saldırılar şu anda siyasi bir parti tarafından bir halkın direniş kavgası olarak serbestçe propaganda konusu yapılabilmektedir.

Terörle mücadeleyi bırakın yumuşatmak, AB'nin istediği türden bir terör tanımı yapmak, tam aksine terörü hoş gören, ona yardım ve yataklık yapma sınırını da yeniden tanımlama lüzumu tam bir aciliyet kazanmıştır. Çünkü terörün bu kadar rahatlıkla ve alenen desteklenebildiği hiçbir ülke yoktur. Ne kendilerini ne bizi kandırmaya kalkmasınlar, PKK terörünün binde birini AB ülkelerine kaydırsa, orada da demokrasinin de, ifade özgürlüğünün de, birlikte yaşamanın da bütün standartlarını allak bullak eder.

Tarih Faşizmi ve Almanya’nın Depreşen Ermeni İlgisi

Alman Federal Meclisi 2 Haziran'da, 1915 yılında Türkiye'de cereyan etmiş olan olayların “Türkiye'nin Ermenilere ve Hıristiyan azınlıklara” yaptığının soykırım olduğuna karar veren bir tasarıyı kabul etti.

Geçtiğimiz yıl 1915 olaylarının 100. yıldönümü olması dolayısıyla birçok ülkede bu türden akla ziyan, vicdandan yoksun tasarıların Ermeni lobilerinin etkisiyle gündeme gelmesini herkes bekliyordu. Türkiye de buna kendini fazlasıyla hazırlamış buna karşı da kendi tezleriyle, aynı etkide ve yaygınlıkta olmasa da, kampanyalarını yürütüyordu. Bir 100. yıl beklentisi her iki tarafı harekete geçirmişti.

100. yılda Ermeni diasporasının veya lobilerinin faaliyetleri beklendiği kadar etki yapmadı. Bir iki ülke dışında bu kampanya kendileri açısından bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Obama bile yine “büyük trajedi deyiminden öte, konuya “soykırım” konseptiyle yaklaşmaya yanaşmadı.

101. yılda, yani bu yılda ise böylesine önemli bir hamlenin Almanya'dan gelmesi tabiri caizse tam bir garabet örneği. Bir başka açıdan da Almanya'nın her şeye geç intibak edişinin bir örneği. Herkes bilir ki, Almanya'nın sanayileşmesi de, Aydınlanması da, hatta sömürgeciliği de diğer Avrupa ülkelerine nazaran geç kalmıştır. Sanayileşme ve modernleşmedeki bu gecikmişliği felsefede idealizmiyle telafi etmeye çalıştığı söylenir o yüzden. Gecikerek ortaya koyduğu felsefi idealizm performansı çok ciddi felsefi eserler ve isimler ortaya koymaya yöneltmiştir.

Ancak, Marx'ın “sefalet” diye nitelediği bu idealizmin 20. yüzyılın en büyük trajedilerinin yaşandığı 1. ve 2. Dünya Savaşlarında Almanya'nın oynadığı birincil rolde ne kadar etkili olduğu da hep bahis konusu olmaya devam etmiştir. Bilhassa 2. Dünya Savaşı'nda soykırım patentini sahiplenecek kadar büyük bir vahşete imza atmış olan Almanya'nın bugün 101 yıl önceki hadiselerin sayfalarını açarak başka milletleri de soykırım suçlamasına ortak etme çalışmasını nasıl anlamalıyız?

Almanya'nın soykırım dolayısıyla bugün Yahudiler üzerinden İsrail'e ödemek zorunda olduğu ve yükümlülükleri halen devam etmekte olan ağır bir tazminat var. Bugün Almanya'nın özellikle Orta Doğu siyaseti bu suçun bir cezası olarak tamamen İsrail ipoteği altındadır. Almanya'nın bu tazminat kapsamında üstlendiği mali yük bir yana, bugün İsrail'in Filistinlilere yaptığı hiçbir insanlık dışı muameleye ses bile çıkarmamaktadır. Bu da Almanya'yı en temel insani durumlar karşısında son derece pasif, hiçbir insani siyasete sıcak bakmayan soğuk bir ülke olarak resmetmektedir.

Aynı Almanya bugünün dünyasında, gözümüzün önünde cereyan etmekte olan Suriye'deki insanlık trajedisinden payına düşen insani sorumluluktan kaçmak için akla karayı seçmiş durumda. Suriye'den canını kurtarmak üzere Türkiye'ye sığınan mültecilerin kendi kapılarını çalmaması için tedbirler almakla meşgul. Bu mülteciler de olmasa, Suriye halkının tamamı kendi topraklarında Esad zulmü altında ölse, Almanya'nın kılını kıpırdatacağı yok.

Günümüzde yaşanmakta olan bir başka trajedi de Mısır'dadır. Orada bir gün içinde üç bin insanın bir meydanda öldürüldüğü Mısır tarihinin en kara, en kanlı ve en vahşi olaylarından biri cereyan etti. Almanya'nın parlamentosundan bu olayı kınayan, ülkesinin bu olayın failleriyle ilişkisini sorgulayan bir karar tasarısı da görmedik. Üstelik Almanya devlet olarak bu olayın faili Sisi'yle ilişkilerini hiçbir şey olmamış gibi devam ettiriyor.

Bugünün soykırımlarına bir dizi çıkar ilişkisi içinde kayıtsız kalan Almanya'nın 101 sene önce gerçekleşmiş bir olayda soykırım ve trajedi araması, oradan kendine insani sorumluluk rolü yazması ne kadar inandırıcı olabilir? Böyle bir politik ajitasyon, tarihe ne kadar ışık tutabilir veya bugün insanların birbirini daha iyi anlamasına, barış içinde beraber yaşamasına ve sorunlarının çözümüne ne faydası olabilir?

Oylanan tasarının Almanya Federal Meclisi'nin web sitesinde yer alan metninde geçen, özellikle “1915 önce öldürülen Ermeniler ve diğer Hıristiyan azınlıkların soykırımının anılmasına” tabiri, Almanya'da insani meselelere nasıl bir ırkçı yaklaşım sergilendiğini kaygı verici bir biçimde göstermektedir. Üstelik önerge, Hristiyan Birlik (CDU/CSU), SPD ve Yeşiller Partisi tarafından ortak olarak hazırlanmış.

Bu kafadan soykırımların bir daha olmaması için herhangi bir etik, ahlaki duyarlılık çıkabilir mi? Amacımız bir daha böyle şeyler olmaması içinse, bu tür önerilerin bugün yaşanmakta olan soykırımlara daha büyük bir kayıtsızlık besliyor olduğunu yukarıda verdiğimiz Filistin, Suriye ve Mısır örneklerinden daha iyi ne gösterebilir?

Böyle bir karar asla insani bir duyarlılıktan geliyor olamaz. Böyle bir karar tasarısının veya tarihe böyle bir bakışın bugün için insanlığa, barışa, çok kültürlülüğe, bir arada yaşama kültürüne herhangi bir olumlu katkı yapması düşünülemez.

1945 yılında Hiroşima'ya atılan atom bombasıyla 200 bin kişinin ölümüne yol açan ABD'nin bu olay dolayısıyla Japonlara bir özür borcu olup olmadığı sorulduğunda bile Obama'nın cevabı “bu işi tarihçilere bırakmak lazım” şeklinde olmuştu. Gayet pişkince bir cevap. 1915 ile 1945 şartları elbette ki karşılaştırılamaz. Gerçekten suçlu olduğu ve muhakemesinin mümkün olduğu bir tarihi tarihçilere, hukuki anlamda tam bir zaman aşımının gerçekleşmiş olduğu bir olayı parlamentolara ve siyasetçilerin hakemliklerine taşımak tam bir aymazlık örneği.

1915 gibi, gerçekten tarihçilerden başka hiç kimsenin bu saatte bir rol üstlenmesi mümkün olmayan bir tarihte olup bitenlerle ilgili bilgiyi bugün siyasi bir kararla tüketmek veya bitirmek tek kelimeyle tarih faşizmidir. Tarih faşizmini bugün hangi siyasal şartların beslediği tabii ki apayrı bir tartıma konusudur. Onu da Tarih bozumu: Tarih Sosyolojisi isimli kitabımızda derince ve genişçe yapmaya çalıştık.

 

 Prof. Dr. Yasin AKTAY

SDE Onursal Başkanı

16.06.2016
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi