Türkiye Başarıya Mahkûm: İç ve Dış Kuşatma Projeleri Neden Çöküyor?
36

Türkiye’yi yönetenler kendilerine, fikirlerine ve en önemlisi de kendi halkına güvendikleri sürece Türkiye’nin uluslararası sistemdeki ağırlığı azalmayacak, tam tersine artacaktır. Halk bu gücünü artık fark etmiştir. Bu nedenle içeriden ve dışarıdan yönlendirilen şiddet, terör, siyasi fitne ve kuşatma arayışları Türkiye’ye belki zaman zaman patinaj yaptırabilir. Ancak Türkiye’nin güçlenmesini durdurma şansı yoktur.

Uzun süren bir siyasi istikrarın ardından 7 Haziran seçimleri ile tek partiye hükümet kurma imkânı vermeyen bir siyasi tablo ortaya çıktığında Türkiye’nin yeniden 1990’lardaki anarşi, terör ve istikrarsızlık ortamına sürükleneceği ve dış politikada da son on yıldaki kazanımlarını kaybederek içine kapanacağı ve iç sorunlarıyla meşgul olacağı konuşulmaya başlanmıştı. Hatta PKK terörünün yeniden azması ve Ankara’daki IŞİD bombalarının patlamasıyla bazı yabancı basın organlarında Türkiye Orta Doğu’daki yeni “başarısız devlet” olacak başlıkları atılmıştı. PKK Temmuz ayında fiili saldırıya geçmişti ve terör bu kez şehir merkezlerinde en acımasız yüzünü gösteriyordu. Muhalefet, Türkiye’nin iç politikada koalisyonlara ve dış politikada da cumhuriyet döneminin fabrika ayarlarına geri dönüşü kurtuluş reçetesi olarak sunuyordu. Bazı Batılı dostlarımız(!) ve içerideki statüko güçleri memnundular. Ortalık karışınca nasıl olsa kartlar yeniden karılır, siyasi pazarlıklar yeniden yapılır ve Türkiye’nin iç ve dış politikasını dizayn edecek yeni aktörler de bu kaos ortamındaki uzlaşılarla ortaya çıkardı. Bir anlamda istenen şey, AK Partinin temsil ettiği halkın değişim ve dönüşüm taleplerine kulak veren yeni Türkiye projesinin akamete uğramasıydı. Onun yerine, tıpkı darbe dönemlerinde olduğu gibi, bürokratik oligarşinin temsil ettiği eski statükocu çizginin geri dönüşü sağlanmalıydı.  Nasıl olsa ABD Mısır’da olduğu gibi darbe yapan güçlere destek veriyor; Avrupa zaten kendi derdiyle uğraşıyor ve Arap dünyası da demokrasi diyen Türkiye’ye karşı alerji oluyordu.

Türkiye’yi fabrika ayarlarına döndürme senaryosu neden çöktü? Kısaca “Gezi Koalisyonu” diyebileceğimiz ve içinde Türk solunun neredeyse her renginin, paralel yapı mensuplarının ve nihayet PKK’nın yer aldığı ve bazı dış aktörlerin istihbarat ve medya kuruluşlarının da destek verdiği cephe tüm gayretlerine rağmen başarısız oldular. Peki oluşturulmaya çalışılan koalisyon ile neredeyse Türkiye’de son on yılda yazılan hikayeyi bilgisayarın undo tuşuna basıp eski tabirle ke-enlem yekün (hiç olmamış gibi) hale getirme ve Kılıçdaroğlu’nun koalisyon görüşmelerinde açıkça dile getirdiği gibi restorasyon yapma projesi neden tutmadı? Bugün artan terör, Suriye krizi ve dış kuşatmaya rağmen Türkiye yoluna devam edebiliyorsa bunun arkasında hangi siyasi akıl, strateji ve nasıl bir sosyoloji vardır? Bu kısa yazının amacı da bunlara değinmektir.

1. Erdoğan Faktörü

Türkiye’nin son 20 yılının siyasi tarihini yazanlar herhalde Tayyip Erdoğansız bir tarih yazamazlar. Organik bir lider olarak Erdoğan kritik dönemlerde devreye girip doğrudan halka hitap ederek kendi siyasi tabanını sandığa ve gerekirse sokağa çekmesini iyi biliyor. Ortalama Anadolu insanının aklının, düşüncesinin ve vicdanının temsilcisi bir siyasi lider olarak siyasi nabzı elinde tutmayı başarıyor. 7 Haziran seçimleri ertesinde de aynı reflekslerle hareket etti. Herkesin koalisyonu kaçınılmaz gördüğü bir durumda ve PKK şiddetinin tırmandığı bir ortamda o erken seçimi işaret etti ve sonunda 1 Kasım sonuçları onun önsezilerini doğruladı. PKK, özyönetim talebi ve şehir savaşları konseptiyle yeni çatışmayı başlattığı zaman o halk ve güvenlik bürokrasisi ile dayanışarak çatışmalara karşı devletin güç unsurlarını tereddütsüz harekete geçirdi. Kürt halkının vicdanına hitap edip onları terör örgütüne destek vermekten alıkoydu. Dış dünyadan gelen eleştirilere de şiddetle karşı çıktı ve kendi siyasi çizgisindeki başarısını sürdürdü. 

2. Siyasi İstikrara Geri Dönüş:

AK Parti ve onun genel başkanı Ahmet Davutoğlu 7 Haziran seçimlerindeki başarısızlığın arkasında yatan nedenleri doğru analiz ettiler. Adaylardan vaatlere kadar 1 Kasım seçimlerine giderken seçim stratejisi köklü biçimde değiştirildi. Ve nihayet 1 Kasımda halkın yarısının oyunu alarak AK Parti yeniden tek başına iktidar haline gelmeyi başardı. Bu, Türkiye’nin yeniden istikrara kavuşmasıydı ve güçlü bir hükümete karşı iç ve dış aktörler pozisyonlarını yeniden gözden geçirdiler. İç ve dış medya kuruluşlarının dilinde dahi gözle görülür bir değişimin yaşandığı söylenebilir.

3. Suriye Krizi ve Mülteciler Sorunu

Eylül 2015 sonu itibariyle Rusya’nın tüm cesametiyle Suriye krizine askeri olarak müdahil olması Orta Doğu’nun ve hatta tüm dünyanın bölgeye ve küresel gelişmelere bakışını derinden etkiledi. Türkiye’de ve özellikle İslam dünyasında Orta Doğu’nun neredeyse I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki Sykes-Picot döneminin yaşanmaya başladığını ve haritaların yeniden değişmeye başlayacağı algısını ve korkusunu tetikledi. Üstelik İran ile Batının yakınlaştığı bir dönemde özellikle Arap dünyası çok sarsıldı ve güvenlik paranoyasına girdi. Bu nedenle başta Suudiler olmak üzere Körfez ülkeleri Türkiye ile yakınlaşma gereği duydular. Terörle mücadele stratejisi çerçevesinde ilk kez askeri anlamda bir İslam ittifakı oluşturuldu. Diğer yandan Türkiye ABD ile DAİŞ’e karşı işbirliğini artırdı ve İncirlik üssünü kullanıma açtı. Bu arada, Akdeniz ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya göç eden mülteciler AB’yi derinden sarstı ve Avrupa ülkeleri çıkış yolu olarak Türkiye ile anlaşma yoluna gittiler. Dolayısıyla bölgesel ve küresel gelişmeler Türkiye’nin jeopolitiğini yeniden ön plana çıkartırken, Ankara’yı yöneten meşru iktidar olarak hükümet ve Erdoğan üzerinden Türkiye’yi sıkıştırma projeleri de boşa çıktı. İstikrarsızlık adına kullanılan araca dönüşen PKK ise büyük kayıplar verdiği gibi, ilk defa kendi doğal tabanında dahi çok ciddi bir siyasi çözülme yaşamaya başladı.

4. Genişleyen Diplomatik İmkânlar ve Yükselen Türkiye Yıldızı

Son aylarda Türkiye neredeyse tarihinin en ciddi çatışma süreçlerini yaşarken ve başkentinde birkaç ayda üç terör saldırısına maruz kalırken, Türkiye tüm dünya (Rusya hariç) ile diplomatik ilişkilerinde ciddi bir temas trafiği yaşamaya başladı. 2015 Kasım ayındaki G-20 zirvesi, AB ile gerçekleşen bir dizi zirve toplantısı, Cumhurbaşkanının katıldığı Washington Nükleer Zirvesi bunlardan bazılarıdır. Ayrıca Nisan ayında İstanbul İslam İşbirliği teşkilatının zirve toplantısına ve BM’nin düzenleyeceği Dünya İnsani Zirvesine de ev sahipliği yapacaktır. Cenevre’de devam BM eksenli Suriye müzakerelerinde de Türkiye anahtar rol oynamaya devam etmektedir. Bazılarının beklediği gibi, Türkiye küresel izalosyona tabi tutulan bir ülke olmaktan çok, işbirliği ve diplomatik ortaklığı aranan bir aktör olmaya devam etmektedir. İsrail, Mısır ve BAE gibi ülkeler de Türkiye ile bozulan diplomatik ilişkilerini düzeltme arayışına girmiş durumdalar.

Bu argümanlara bir destek olarak Erdoğan’ın son ABD ziyareti oldukça öğretici olmuştur. Bilindiği üzere, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 53 ülkenin davet edildiği 4. Nükleer Güvenlik Zirvesine katılmak üzere Washington’a gitti ve Amerikan başkentinde bir dizi temaslarda bulundu. Dünyadaki ve bölgemizdeki gelişmelerin gerçek mahiyetini anlamakta zorlanan bir kısım medya ve köşe yazarı, son zamanlarda Batı dünyasındaki bir kısım güç merkezleriyle yaşadığı tartışmalar nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD yetkililerince sanki ciddiye alınmayacağı ve özellikle Obama tarafından randevu verilmeyeceği gibi bir izlenim oluşturmaya çalıştılar. Adeta seyahat magazinleştirilmeye çalışıldı. Seçim sandığına gömemedikleri AK Partiyi Batı medyasını da kullanarak gayri meşru hale getirmek ve zihinlerinden geçen Erdoğan’sız bir Türkiye özleminin yakın olduğu mesajını vermek istiyorlardı. Bu amaca yönelik olmak üzere ziyaretten bir hafta önce Washington’a tam bağlı eski Türkiye nostaljisi içindeki Michael Rubin gibi neocon kalemlere Newsweek dergisinde gerekirse Türkiye’de Mısır gibi bir darbe yaşanabilir ve ABD bu duruma ses çıkarmaz şeklinde yazı da yazdırdılar. Ama adeta Türkiye’deki orduya darbe yap daveti çıkaranlara karşı, daha Rubin’in yazısının mürekkebi kurumadan TSK adına, Türkiye’de ordunun darbe heveslisi olmadığı ve demokrasiye bağlı olduğu şeklinde bir bildiri yayınlandı. Bu mesajın anlamı yurt içi ve dışındaki muhataplarınca herhalde doğru okunmuş olmalıdır ki, hiçbir şey onların istediği gibi olmadı. Hatta tam tersi bir amaca hizmet ettiği bile söylenebilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD başkentine ülkesinin desteğini arkasına alarak güvenle gitti ve pek çok başarılı görüşmeler yaptı. Evet, Erdoğan Obama ile de görüştü. Hem de zirvenin yapıldığı otelde ayaküstü filan da değil, Beyaz Saray’da ve bir saate yakın özel bir görüşme oldu. Taraflar terörle mücadeleden bölgesel güvenliğe kadar pek çok konuda işbirliğini devam ettirme kararı aldılar. Hem de boy boy resimler verilerek gerçekleşti görüşme. Bu arada Erdoğan, başkan yardımcısı Biden ve Dışişleri Bakanı Kerry ile de görüştü. Ayrıca Brookings Enstitüsü gibi iktidardaki Demokrat partiye çok yakın önemli bir düşünce kuruluşunda konuşarak Amerikan entelektüellerinden ve medyasından gelen soruları cevapladı; ABD’nin en büyük 25 şirketinin CEO’larıyla bir akşam yemeği yedi. Nereden bakılırsa bakılsın son derece başarılı bir ziyaret gerçekleştirmiş oldu.

Özetle Türkiye’yi yönetenler kendilerine, fikirlerine ve en önemlisi de kendi halkına güvendikleri sürece Türkiye’nin uluslararası sistemdeki ağırlığı azalmayacak, tam tersine artacaktır. Halk bu gücünü artık fark etmiştir. Bu nedenle içeriden ve dışarıdan yönlendirilen şiddet, terör, siyasi fitne ve kuşatma arayışları Türkiye’ye belki zaman zaman patinaj yaptırabilir. Ancak Türkiye’nin güçlenmesini durdurma şansı yoktur. Yeter ki biz kendi öz güvenimizi ve siyasi aklımızı koruyarak basiretle hareket etmeye devam edelim.

Prof. Dr.  Birol Akgün

SDE Başkanı

 

19.04.2016
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi