Yeni Anayasa ve Başkanlık Sistemi Neden Öncelenmelidir?
35
Prof. Dr. Birol AKGÜN

Halk tarafından doğrudan seçilen bir Türkiye Cumhurbaşkanı’nın, İngiltere Kralı gibi köşesinde oturması ve yalnızca sembolik imzalar atmasını kimse beklememelidir. Üstelik ikinci kez seçilme şansına sahip bir liderin Beştepe’de oturmasını beklemek siyasetin doğasına aykırıdır. Dolayısıyla zaman geçirilmeden bir anayasa değişikliğine gidilerek içinde ‘fren ve denge’ (check and balance) mekanizmalarının da bulunduğu tam bir başkanlık sistemine geçilmesi en doğru yoldur.

Türkiye uzunca bir süredir siyasal sisteminin revizyonunu tartışıyor. En çok vurgulanan öncelikli konu ise siyasi istikrardır. Zira artık yarım asırı geçen çok partili demokrasi hayatımız açıkça ortaya koymaktadır ki, ülkenin gelişmesi kalkınması ve uluslararası alanda daha bağımsız bir dış politika izleyebilmesi, Türkiye’nin demokrasiden vazgeçmeden siyasi istikrarını koruyabileceği bir hükümet sistemine kavuşmasına bağlıdır. 1923-50 arasındaki tek parti tecrübesi ile askeri darbeler dönemindeki otoriter yönetimlerin “zora dayalı” sözde istikrarı kalıcı olmadığı gibi, Türkiye gibi güçlenmiş bir orta sınıfa sahip bir ülkede artık demokrasi dışı arayışlar içeride ve dışarıda asla kabul görmeyecektir. Bu nedenle hukuk devleti ve demokrasi içinde kalarak, meşruiyeti güçlü, siyaseten istikrarlı ve idari olarak etkin bir yönetim imkânı sunan modellerin Türkiye’de ilgi görmesi kaçınılmazdır. Son yıllarda tartışılan ve halk tarafından da çok büyük çoğunlukla desteklenen yeni Anayasa çalışmalarının odak noktası da Başkanlık sistemi olacaktır. Türkiye bu konuda olumlu veya olumsuz bir sonuç almadan, Başkanlık sistemi tartışmasını bitirmek veya bazılarının yaptığı gibi görmezden gelmek mümkün değildir.

Başkanlık Tartışması Yeni Değil

Aslında belirtmek gerekir ki, başkanlık sistemi tartışmaları ülkemizde ilk kez de gündeme gelmiyor. Geçmişte Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan, Turgut Özal ve hatta Süleyman Demirel’e kadar uzanan bir siyasi hafıza oluşmuş durumda. Özellikle uzun dönem başbakanlık yaptıktan sonra cumhurbaşkanlığına çıkan siyasiler, yürütmenin tek elde toplanması gereğini fark ediyorlar. Yukarıdan bakıldığında ülke sorunlarının çözümü esnasında demokrasi içindeki uzun tartışmaların ülkeye zaman kaybettirdiği algısı güçleniyor. Hızlı, etkin ve güçlü bir karar alma gücü sağlayan tek sistem başkanlık olduğu için, Cumhurbaşkanı Erdoğan dâhil, bizdeki sağ gelenekten gelen siyasiler genellikle başkanlık sistemini çözüm olarak görüyorlar.

Ancak şu ana kadar siyasal sistem köklü biçimde değiştirilerek başkanlık sistemi temelli bir anayasa yapılması mümkün olamadı. Zira 1950’den bu yana Türkiye’yi genellikle sağ hükümetler yönetse de, bir yandan ülkedeki derin ve dinamik güçlerin siyasi vesayeti, diğer taraftan bu partilerin anayasayı tek başına değiştirecek güçlü parlamenter çoğunluğa ulaşamamaları, sistem tartışmalarını hep akamete uğrattı. Şimdi ise ilk kez askeri vesayet sisteminin zayıflaması ve dolayısıyla AK Parti gibi kendine güvenen, reformcu bir hükümetin işbaşında bulunması, Türkiye’deki sağ cenaha ilk kez başkanlık sistemi konusunu cesaretle gündeme getirme fırsatı sunuyor.

Türkiye, Avrupa Birliği (AB) sürecinin de etkisiyle son 10 yılda, cumhuriyetin kuruluş yıllarından bu yana hiç görülmediği ölçüde, hukuki ve siyasi sistemini köklü reformlara tabi tutmayı başardı. Örneğin; 1920’lerde Medeni Kanun, Ticaret Kanunu ve Ceza Kanunu büyük ölçüde ithal yoluyla yapılmıştı. Son 10 yılda ise tüm bunlar yeniden hazırlandı. Artık kentlileşen, eğitim düzeyi artan ve kendine güveni zirve yapan Türkiye’nin, bu reform sürecini sivil bir anayasa ile taçlandırması talebi hiç de yersiz değildir. Kaldı ki kamuoyunun yüzde 70-80 gibi bir kesimi de yeni anayasanın gerekliliğine inanıyor.

Siyasi Konsolidasyon Yeni Anayasa ile Mümkün

2011 seçimlerinin ardından TBMM’de kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu, 4 yıl kadar çalışarak siyasi partilerin ve sivil toplumun taleplerini toparlamış ve ciddi bir müktesebat oluşmuştur. Artık yeni bir anayasa yapılması için mutlaka kurucu meclis gerektiği konusundaki iddiaların da geçersiz olduğu, mevcut TBMM’nin cari usullere göre anayasayı baştan aşağı değiştirebileceği tezi genel kabul görüyor. 1 Kasım seçimlerine giderken AK Parti’nin ilk kez seçim beyannamesinde halka yeni Anayasa ve Başkanlık sistemi vaat etmesi ve ardından da büyük bir destek alarak hükümet olması, başkanlık sistemi modelinin toplumsal bir talebe dönüştüğünün de işareti olarak okunmaktadır. Dolayısıyla yeni TBMM’nin bu tartışamadan kaçınabilmesi mümkün gözükmüyor.

Başkanlık sistemini kurma konusunda AK Parti’nin önünde büyük iki engel var:

1) 1 Kasım 2015 seçimlerinden anayasayı değiştirecek bir çoğunlukla (minimum 330 milletvekili) çıkamadı, 317’de kaldı. Sayısal olarak ciddi handikabı aşmak ancak diğer siyasi partilerden bazılarının desteğini almayı gerektiriyor.

2) Geniş kitleleri, başkanlık sisteminin ülke yönetimi ve halkın sorunlarını çözme açısından Türkiye’deki mevcut kusurlu parlamenter sistemden daha efektif ve güçlü bir siyasi mekanizma sağlayabileceği ve bunun mutlak bir iktidara yol açmayacağına ikna edebilmek. 

Halk için önemli olan, Fransa’daki General De Gaulle örneğinde olduğu gibi, mevcut liderin ülkeyi yönetmesi değildir. Zira halkın Erdoğan’a duyduğu güven, yapılan 11 seçimde ispatlanmıştır. Ama sorun, en kötü senaryoya göre, mesela AK Parti’ye oy veren sağ kesim için Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer gibi bir kişinin başkanlığa seçilmesi durumunda geniş kitlelerin hak ve özgürlüklerinin mutlak olarak korunacağına ilişkin anayasal garantilerin sağlanmasıdır. Tam da bu şüphelerden dolayı kamuoyunda başkanlık sistemini destekleyenler ve karşı çıkanlar arasında tam bir kutuplaşma yaşanıyor. Bu konuda geliştirilen modelin ve yeni anayasanın temel ilkelerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından geniş halk kesimlerine anlatılması, bu ikna sürecinde kritik önem taşıyor.

İkna sürecinde AK Parti ve Erdoğan’ın kullanacağı en önemli argüman şudur: 1982 Anayasası ile kurulan siyasal sistem, özellikle 2007’deki değişiklikten sonra artık yarı başkanlık sistemi görünümünü almıştır. Halk tarafından doğrudan seçilen bir Türkiye Cumhurbaşkanı’nın, İngiltere Kralı gibi köşesinde oturması ve yalnızca sembolik imzalar atmasını kimse beklememelidir. Üstelik ikinci kez seçilme şansına sahip bir liderin Beştepe’de oturmasını beklemek siyasetin doğasına aykırıdır. Dolayısıyla zaman geçirilmeden bir anayasa değişikliğine gidilerek içinde ‘fren ve denge’ (check and balance) mekanizmalarının da bulunduğu tam bir başkanlık sistemine geçilmesi en doğru yoldur.

Kaldı ki Türkiye’nin en öncelikli siyasi konusu olan Kürt sorunu da dâhil olmak üzere, köklü pek çok siyasi sorun eninde sonunda anayasal bir değişikliği zorunlu kılmaktadır. Halkın yarısından fazlasının oyuyla seçilen bir başkanlık makamının, iç ve dış politikada ortaya çıkacak pek çok rutin soruna anında müdahale edilmesini de kolaylaştıracaktır. Tüm dünyanın sosyo-ekonomik, güvenlik ve siyasi alanda krizler yaşadığı bir tarihsel konjonktürden geçiyoruz. Böylesi bir dönemde, jeopolitik fay hatları ve merkezkaç dinamiklerin çapraz baskılarına maruz kalan, hızlı gelişmesi ve kalkınması gereken Türkiye gibi ülkelerin, küresel sistemin sağladığı imkânları fırsata çevirmek ve krizlerle etkili mücadele edebilmek için siyasi istikrara, güçlü yürütmeye ve vizyoner liderliğe olan ihtiyacı giderek artacaktır. Çerçevesi iyi çizilmiş bir başkanlık modeli, Türkiye için bu anlamda iyi bir çözüm olabilir.

Özetle; başkanlık sistemi, demokrasi açısından ne olmazsa olmaz şekli bir gereklilik ne de siyasi fobi olacak kadar korkunç bir yönetim şeklidir. Hukuk devletini koruyacak bir fren ve denge sistemi kurulabildiği sürece başkanlık sistemi elbette Türkiye için de uygulanabilir bir demokratik model olarak görülmelidir. Yanlış olan, bizdeki bazı muhalefetin yaptığı gibi, konuyu diktatörlük arayışı olarak sunup sağlıklı bir demokratik tartışma ortamının oluşumunu engellemektir. Doğru olan, kamuoyunun önünde bu sistemin ve alternatiflerinin rasyonel bir temelde tartışılmasını sağlamak ve nihai kertede kararı halka bırakmaktır. 1 Kasım ile birlikte yeni oluşan TBMM’nin bu anlamda en öncelikli konusu yeni Anayasa ve hükümet sistemine odaklanmak olmalıdır. Türkiye’deki demokrasi artık yeni bir Anayasa yapacak olgunluğa sahip olduğunu göstermelidir.

Prof. Dr. Birol AKGÜN

SDE Başkanı

 

(Bu yazı yazarın daha önce aljazeera.com.tr’de yayınlanan yazısının güncellenerek geliştirilmiş halidir)

 


 

 

26.03.2016
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi