Ali MASKAN
Tüm YazılarıYardım iki yönlü bilinçlenme sağlamalıdır. Birincisi, sömürgeleştirilen insanlar için sömürgeciler bunu yerine getirmek zorundadırlar. İkincisi de kapitalist güçlerin bu minnet borçlarını ödemek zorunda olduğu. Kazanılması gereken iki düşünce şekli bunlardır. Aptallık edip kapitalist ülkeler bu diyeti ödemeyi reddederlerse, işte o zaman sistemlerin acımasız diyalektiği kendi kendilerinin soluğunu kesecektir.
Frantz Fanon
Kalkınma yardımları yakın dönem tarihimizin bir kavramı olmakla birlikte aslında insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Ancak biz konumuz itibariyle sömürgecilik süreci kapsamındaki kalkınma yardımları kavramına değinmekle yetineceğiz. Portekizliler ilk sömürgecilik faaliyetlerini başlattıklarında gittikleri ülkelere okullar açtılar, sağlık hizmetleri sundular ve ticareti öğrettiler. Bu misyoner okullarında kabile şeflerinin çocuklarını geleceğin yöneticileri olarak yetiştirdiler. Sömürdükleri her topluma öğrettikleri dilleri, dinleri, kültürleri, medeni devletlerin vahşi yerlilere bir hediyesi olarak takdim edildi. Yüzlerce yıldır süren sömürgeleştirme sürecinde Batılılar hiçbir zaman sömürgeci olmadılar! Onlar sadece gittikleri yerlerin hayat standartlarını yükseltmek için üstün uygarlıklarını! hediye ettiler.
Yaklaşık altı asırlık sömürgecilik tarihinde aldıklarından ziyade verdikleri ile övündüler, buna sadece kendi halklarını ikna etmekle kalmadılar, sömürdükleri ülke aydınlarını da ikna etmeyi başardılar. 15. yüzyılda temelleri atılan bu süreç, günümüze kadar ya doğrudan kendileri ya da taşeronları aracılığı ile başarılı bir şekilde sürdürülebildi.
1. Dünya Savaşı akabinde Afrika halklarının bağımsızlığını kazanmalarıyla birlikte, fiili sömürgecilik ve emperyalizm dönemlerinin sona ermesi bu sistemin yeni bir safhaya geçmesine vesile oldu. Birleşmiş Milletler sisteminin kurulması, uluslararası adalet ve insan hakları gibi kavramların etkin bir şekilde kullanılmaya başlandığı yeni düzende emperyalizmin de farklı bir şekilde tezahür etmesi kaçınılmaz bir zorunluluktu.
İnsana, yaşama ve doğa ait değerlerin bu kadar kutsandığı yeni dönemde, her tür kutsal değerin farklı bir boyutta algılanması, doğal olarak sömürü düzenini de tamamen insancıl bir çerçeveye yerleştirdi. Sömürgecinin pek de karanlık olmayan tarihi, köleliğin kaldırılması, ulusların kendi kaderini kendilerinin tayin etmesi gibi süreçlerin desteklenmesiyle birlikte hem sömürgeci ülkelerde hem de sömürülen ülkelerde temiz bir sayfanın açılmasına vesile oldu. Yakın bir zamana kadar Batı’nın her türlü medenileşme unsurlarını bünyesine almasına rağmen, bunu özümseyemeyen Afrika toplumlarına, artık eğitim, sağlık, tarım, hayvancılık gibi temel yaşamsal alanlar başta olmak üzere, demokrasi, insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, basın özgürlüğü gibi alanlarda doğrudan tecrübe aktarımı programları başlatıldı.
Kalkınma yardımları adı altında yapılan bu faaliyetler vesilesiyle hem bu ülkelerin siyasi, ekonomik ve toplumsal yapıları yönlendirilebildi hem de uluslararası arenada hümanist bir yaklaşım ortaya konmuş oldu. Ancak takdir etmek gerekir ki, sömürgeciler Afrika’nın hiçbir zaman yok olmasına müsaade etmediler, bilakis bu halkların ayakta kalmak suretiyle Batı’nın ekonomik değerlerine katkı sağlayacak büyük bir pazar olma işlevini korudular. Zira Afrika’nın yok olması, sömürge sisteminin çökmesi aynı zamanda Batı’nın da çökmesi anlamına gelecekti.
Lakin bu yaşlı kıta her türlü hammadde ve insan kaynağına rağmen -en azından iş gücü anlamında- hiçbir zaman kendisinden beklenen atılımları yapmak suretiyle uluslararası camiada bir özne olma başarısını gösteremedi. Köle ticaretinin de çok önemli bir katkısının olduğu gerçeğini bir kenara koyarsak, bu kıtada ülke nüfusu gerek salgın hastalıklar gerekse de kabileler arası savaşlar nedeniyle hiçbir zaman arzu edilen seviyeye gelmedi. Ayrıca kronik beslenme yetersizlikleri ve hastalıklar nedeniyle de ortalama yaşam süreleri bazı ülkelerde 40’ların bile altına düştü. Yeni doğan ve anne ölümleri elbette ki bu üzücü durumun vahim sebeplerinden sadece birisiydi. Tarımsal ve hayvansal üretim imkanlarının muhteşemliğine rağmen insanların aç kalması yaşananların cabasıydı.
Yılda dört defa ürün alınabilen toprak ve iklimin olduğu, her türlü insan gücünün bulunduğu bu kıtada insanların hala açlık ve kabile savaşları içinde yok oluşunu seyretmek sadece bizleri değil sömürgeci ülkeleri de ziyadesiyle üzmekteydi. Bu nedenle “bin yıl kalkınma hedefleri”, “2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” gibi gerçekten takdire şayan çalışmalara ev sahipliği yapan ülkeler, sadece Afrika’nın değil bütün dünyanın huzur, barış ve istikrarına katkı sağlamak ve bu dünyayı daha yaşanılabilir bir hale getirmek için gerekli bütün edebi metinleri ve strateji belgelerini oluşturdular.
Bu hedefleri oluşturmak ve onlara ulaşmak için yapılan çalışma toplantıları kapsamındaki organizasyon giderleri ve uzman maaşları bile onlarca Afrika ülkesinde günlük yaşamsal unsurların radikal çözümlerine vesile olabilecek boyutta olmasına rağmen, yine milyonlarca dolar harcanmak suretiyle hazırlanan sonuç raporlarından anlaşıldığı üzere incir çekirdeğini doldurmayacak girişimlerde bulunulduğu anlaşılmaktadır.
Bütün bu iyi niyetli uluslararası girişimlerin, bütün dünyada ciddiyetle takip edilmesi ve başarılı bir sonuç alınması yönündeki iradeleri memnuniyetle karşılanmakla birlikte; acaba sömürgeci ülkeler kendi sorumlulukları içinde yer alan hususlara ilişkin diğer masum devletlere bir görev devri yapmaya mı çalışıyor? Sorusu da akla gelmektedir. Öyle ya, neticede yüzlerce yıldır bu kıtanın yer altı, yer üstü ve bütün beşeri sermayesini fütursuzca kullanmış olmasına rağmen, bu kıtayı ayakta tutmak adına en basitinden vefa! görevlerini bile başka ülkelere ihale edebiliyor olması bu ülkeleri de mi sömürüyor sorusunu sorduruyor. Yani aynı anda iki farklı ülke kuşağını sömürebilme yetenek ve başarısı. “Çifte kavrulmuş sömürü” düzenini teşvik etmek ve desteklemek üzere bu masum devletlerin sömürgeciler tarafından alkışlanıyor olması da ayrı bir yaklaşım tarzı.
Sömürgeciler sömürdükleri ülkelerde ve üçüncü ülkelerde muhteşem bir düzen kurmuş durumdalar. Sömürülen sömürülmekten rahatsız değil, “çifte kavrulmuş sömürgecilik” mekanizmalarına destek veren masum ülkeler de kandırıldığının farkında değil.
Şayet Afrika’da yapılması gereken bir kalkınma yardımı varsa o da “zihinlerin kalkındırılması”dır. Bu, Afrika’da yapılması en zor şeydir. Bir defa buna karşı çıkacak olanlar sömürgecilerden ziyade sömürgecilerin yerli temsilcileri olacaktır. 600 yıllık bir sömürü ve zihinsel dönüşüm sürecinin değiştirilmesinin gerekliliğinden bahsetmek elbette ki çok iddialı olacaktır. Bu çalışmalara bugün başlansa belki 300 yıl sonra sonuç elde edilebilir. Ancak bu hiçbir zaman bir karamsarlık ve umutsuzluk oluşturmamalı onlar 600 yıldır bu sürece emek verdiyse birileri neden 300 yıl emek vermekten çekinsin ki.
Afrika’yı yeniden tasarlamak için çalışmalıyız. Afrikalı da Afrika için üzülenler de aslında aynı çarkın dişlisi. Bu dişliyi kırıp yeni bir çark yapılmadığı sürece Afrika’da veya dünyanın başka coğrafyalarında sömürü zihniyeti bütün canlılığı ile devam edecektir. “2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri”ne “Her Ülkenin Kendi Kaynaklarını Kullanma Hakkı”nı eklediğimizde sanırım güzel bir başlangıç yapmış oluruz.
Az gelişmiş ülkelerin kalkınmasına ve daha yaşanılabilir bir dünyanın oluşturulmasına yönelik bütün stratejik hedeflerin tamamı “sürdürülebilir sömürü düzeni”nin evrensel yapı taşlarıdır ve her dönem bunlara yenileri eklenecektir. Sömüren ve sömürülen ilişkisinin dışında yer alan, gelişmekte olan samimi ülkelerin açlıktan ölen insanlar ülkesi olarak gördükleri Afrika algısının bir an önce değiştirilmesi gerek. Birileri anne kucağında bir deri bir kemik kalmış çocuklara üzülürken, diğerleri elmas ve altınları bu üzülen ülke halklarına satmak suretiyle elde ettikleri servetlerini, yine sömürdükleri ülkelerde kurdukları tatil köylerinde kızları yaşlarındaki çocuklarla gönül eğlendirmek için kullanıyorlar.
Afrika’nın açlık ve susuzluğu maddi değil manevidir. Mali Sultanının zamanında Hacca giderken yol üzerinde yaptığı harcamalar ve dağıttığı paralar bazı ülkelerde yıllarca süren bir refahın kaynağı olmuştur. Afrika’dan bahsederken vahşi insanlar topluluğunu değil, Timbuktu’da Avrupa’dan önce kurulan üniversitelerde en yüksek düzeyde ilim tahsil edildiğini hatırlayalım. Timbuktu’nun benzeri olmayan el yazmaları bugün bile herkesin gözünü kamaştırırken, bu insanlar hangi ara topyekün yamyam oldular.
Bu insanlara, Allah’ın onları köle olarak yaratmadığı hatırlatılmalıdır.
Güncel Yazıları
Kuzey Makedonya Genel Seçimlerinden Balkanları Okumak
24 Temmuz 2020
Yönetilebilir Hükümetlerden, Yönlendirilebilir Halklara
20 Temmuz 2020
Balkanlar’daki Türk Azınlıklarının Siyasi Varlığı
03 Temmuz 2020
Tarihin “Toplumsal Hafıza”sı
30 Mayıs 2020
Uluslararası İlişkilerde 'Tarihsel Benlik'
17 Aralık 2019
Cezayir ve Sudan'da Halk Hareketlerinin Geleceği
02 Ağustos 2019
Afrika’da Kalkınma Yardımları Stratejileri
08 Mayıs 2019
Kuzey Makedonya’nın Yeni Politik Açılımları
20 Nisan 2019