Devletin güvenlik kurumlarını ve ekonomiyi elinde tutan Eşkenazlarla, siyasi iktidarı elinde bulunduran Sefarad ve Mizrahi Yahudileri arasındaki derin uçurum ve çatışma hızla İsrail’i bir iç savaşa doğru sürüklüyor. Liberal, dini fanatizm, milliyetçi aşırılık, hukuk karşıtlığı, otoriterlik kavramları üzerinden devam eden siyasi çatışmalar aslında bu bölünmüşlüğü maskeliyor.
Dr. Ramzy Baroud, Middle East Monitor’da yayınlanan “İç savaş ufukta mı? Aşkenazi-Sefarad çatışması ve İsrail'in geleceği” başlıklı yazısında, "İç savaş" ifadesinin bugün İsrailli politikacılar tarafından kullanılan en baskın terimlerden biri olduğuna dikkat çekti. İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'un 15 Mart’ta yaptığı İç Savaş uyarısı artık İsrail'in ana akım siyasi toplumunun büyük bir kısmı için kabul edilebilir bir olasılıktır. Nitekim, eski başbakan Ehud Olmert, 24 Mart'ta New York Times'a verdiği bir röportajda, "Netanyahu hayatta kalmak için her şeyi feda etmeye hazır ve biz insanların fark ettiğinden daha yakınız bir iç savaşa," dedi.
Yazar, İsrail'de iç savaşa yapılan atıfların tarihsel bağlamdan ve ülkenin sosyo-etnik yapısından kaynaklandığını belirttiği yazısında, CIA tarafından 1982 yılında hazırlanan ancak 2007'de yayımlanan "İsrail: Sefarad-Aşkenazi Karşılaşması ve Sonuçları" başlıklı raporun neredeyse kehanet derecesinde tespitlerle, derin sosyo-ekonomik ve dolayısıyla politik bölünmelere sahip İsrail’in için gelecekteki senaryoları detaylandırdığını yazdı.
İsrail’deki toplumsal bölünmenin esası, Aşkenazi (Batılı) Yahudiler ile Arap Orta Doğu kökenli Yahudiler olan Sefarad ve Mizrahi Yahudileri arasındaki ayrışma ve ülkede hakimiyet kurma mücadelesine dayanıyor.
Aşkenazi (Batılı) Yahudiler, İsrail kurulduğundan bu yana onlarca yıldır İsrail'deki tüm güçlere hakimdi. Bu hakimiyet mantıklıydı: Siyonizm esasen Batılı bir ideolojiydi ve devletin tüm unsurları — askeri (Haganah), parlamenter (Knesset), sömürgeci (Yahudi Ajansı) ve ekonomik (Histadrut) — büyük ölçüde Batı Avrupalı Yahudilerden oluşuyordu.
Sefarad ve Mizrahi Yahudiler ise İsrail'in kurulmasından sonra geldiler. O zamana kadar Aşkenaziler, İsrail'in siyasi ve ekonomik kurumlarını kontrol ederek, baskın dilleri konuşarak ve önemli kararlar alarak egemenliklerini çoktan kurmuşlardı. Aşkenazi liderliğindeki kurumların köklü hakimiyeti Batılı liberallerin ordu, polis, Şin Bet (iç güvenlik ajansı) ve diğer birçok sektör üzerindeki kontrollerini sürdürmelerine imkan sağladı.
Menahem Begin'in 1977'deki ve tekrar 1981'deki seçim zaferi, Aşkenazi egemenliğine karşı zorlu ve meşakkatli bir mücadeleydi. Dini partiler de dahil olmak üzere birkaç sağcı fraksiyonun koalisyonu olan Likud, dört yıl önce Aşkenazi olmayan bir siyasi gündemle kurulmuştu. Likud, uç ideolojik ve etnik grupların şikayetlerine hitap ederek ve bunları manipüle ederek, Aşkenazilerin egemen olduğu İşçi Partisi'ni iktidardan uzaklaştırmayı başardı.
Begin ve destekçileri İsrail siyasetini yeniden şekillendirse de, Aşkenazi liderliğindeki kurumların köklü hakimiyeti Batılı liberallerin ordu, polis, Şin Bet (iç güvenlik ajansı) ve diğer birçok sektör üzerindeki kontrollerini sürdürmelerine imkan sağladı.
Sefarad siyasi canlanması esas olarak, işgal altındaki Filistin topraklarındaki İsrail'in yasadışı yerleşimlerini doldurmaya ve dini kurumlar için ayrıcalıkları ve fonları artırmaya odaklandı. Begin'in 1977 zaferinden sonra Sefarad seçmenlerinin gücünü genişletmesi ve kilit askeri ve siyasi kurumlar üzerinde hakimiyet kurması neredeyse yirmi yıl sürdü.
İsrail toplumu neredeyse kusursuz bir ideolojik bölünmeye uğradı. O tarihten bu yana İsrail, iç bölünmelerle başa çıkmak için dış krizleri ya yönetti ya da daha doğrusu üretti.
Netanyahu ve müttefikleri İsrail'in dönüşümünü hızlandırdı. Aşkenazi gücünü kalıcı olarak marjinalleştirmek için, büyük ölçüde Avrupa Yahudileri tarafından domine edilen tüm kurumları kontrol altına almaları gerekiyordu; bu, İsrail'in kuruluşundan bu yana var olan denge ve denetleme sistemini değiştirmekle başlıyordu.
Bu, Netanyahu'nun Yüksek Mahkeme'ye isyan etmesi ve Mart 2023'te eski Savunma Bakanı Yoav Gallant'ı görevden almaya çalışmasıyla başladı. Bunu izleyen İsrail'deki kitlesel protestolar büyüyen uçurumu vurguladı. Gazze'deki savaş, Netanyahu ve müttefiklerinin tüm suçlamaları başkasına yöneltmesi ve 7 Ekim olaylarını ve ardından gelen başarısız savaşı siyasi rakiplerini ortadan kaldırmak için bir fırsat olarak kullanmasıyla bu bölünmeleri daha da derinleştirdi.
Sefarad ve Mizrahi Yahudilerinin ittifakı ile devam eden Netanyahu hükümeti bir kez daha bakışlarını yargıya çevirdiler ve Batılı Siyonistlerin öngördüğü gibi İsrail'in tamamen farklı bir siyasi düzene dönüşmesini sağlamak için sistemi yeniden düzenlediler.
Aşkenaziler siyasi güçlerinin çoğunu kaybetmelerine rağmen, ekonomik kartlarının çoğunu ellerinde tutmaya devam ediyorlar ve bu da yıkıcı grevlere ve sivil itaatsizliğe yol açabilir.
Netanyahu ve destekçileri için bir uzlaşma mümkün değil çünkü bu yalnızca 1980'lerin başında başlayan denge eyleminin geri dönüşü anlamına gelecektir. Aşkenazi güç tabanı için teslimiyet, David Ben-Gurion, Chaim Weizmann ve diğerlerinin öngördüğü gibi İsrail'in sonu, Siyonizmin kendisinin sonu anlamına gelecektir.
Görünürde olası bir uzlaşma olmayınca, İsrail'de iç savaş gerçek bir olasılık haline geliyor. Belki de yakındır.
İsrail’deki toplumsal ayrışma konusunda detaylı bilgi için bakınız: